Bu Blogda Ara

2 Ocak 2011 Pazar

Paris' e Devam



Koca yıl bitti, hala daha Paris' i yazacağız, amma da uzattık değil mi..
Şimdi size kalkıp yok Şanzelize, yok Notr Dame, yok Saint German, yok Sacra Coure, yok Louvre, yok efendim şöyle güzel tiyatrolarda şöyle güzel oyunlar var, yok Moulin Rouge anlatacak değilim. Zaten Paris' gidildiğinde genel olarak ne yapılacağı belli. Biraz daha genelin dışında şeylerden, şehrin farklı bir yüzünden söz edelim.
İşlerimiz dolayısıyla burada olduğumuzdan, seyahat boyunca gün içerisinde şehirde yer alan toptancılar bölgesinde çok vakit geçirdik. O toptancı senin bu toptancı benim mal peşinde dolanırken bizi en çok şaşırtan şey toptancılara giden yol üzerinde gördüğümüz şu tabela oldu :) Nasıl bir markadır, neye göre seçilmiş, manası ne gerçekten çok merak ettim..
Diğer şaşırtıcı konu ise çekiklerin Paris' i de esir aldığıydı. Nereye baksanız ortalık çekik kaynıyor. Adamlar resmen heryerde..
Sokaklara tek tek girip çıkıp toptancılarda mal bakarken köşeyi döndük ve bingo! Lütfen yandaki ikinci resme bakın ve gündüz vakti karşınızda bu manzarayı görürseniz ne düşüneceğinizi söyleyin :) Nasıl bir sokaksa tüm sokak boyunca sağlı sollu özellikle 50 (yazıyla elli!) ve üzeri yaşta çeşit çeşit, yaratık ortalıkta dolanıyor, dünyanın en eski mesleğini icra ediyor. Gerçi herhangi bir müşteri kaptıklarına rastlamadım ama her köşe ve apartmanlar arası boşluk itinayla tutulmuş. Yüksek ihtimalle durdukları yerin hemen üst katlarında bulunan mekanlarına çıkıyorsunuz ve işinizi bitirip çıkıyorsunuz. Bu arada öyle şaşırtıcı görüntüler var ki inanamazsınız, bir yaratığı tesadüfen durduğu aralıkta beklerken gördük ve tamamen bilinen gerçekliğe aykırı bu şekil bizi bir an duraksattı. Yaratığın göğüslerinin bulunması gereken yerde iki büyük pilates topu vardı ve her an infilak edebilirdi..
Bu ilginç yaratıkları da gördükten sonra, işlerimizi toparlayıp acıkan karnımızı doyurmak üzere sevgili arkadaşımız Mösyö tarafından önerilen bir restorana doğru yollandık. Önceden bizi uyarmıştı, anormal sıra olur, klasik yemek saatleri dışında gidin ki rahat rahat beklemeden yiyin diye, çok tesadüfi bir şekilde otelimiz restorana yürüyerek 10 dk. mesafede olunca biz de kalabalığın olmadığı bir zaman tercih edip tavsiyeye uyduk.
Restoranın ismi Chartier, 9. Bölgede yer alıyor ve Fransız mutfağının tipik lezzetlerinden örnekler sunuyor. Dekorasyon eski tip, duvarlar lambri kaplı, hani şu eski Türk filmlerindeki evlerin duvarları gibi. İçeri girince bir an kendimi metresi Ahu Tuğba' nın evine gelen Kadir Abi gibi hissettim..Öyle aşırı bir lüks, şatafat beklemeyin, buranın alameti farikası yemeklerin lezzeti. Bizdeki esnaf lokantaları benzeri bir havası var. Tanımadığınız müşterilerle aynı masayı paylaşmanız olası. Garsonlar sempatik ve yardımsever, menü tamamen Fransızca olduğundan eğer Fransızca bilmiyorsanız, sıkılmadın menüden sorduğunuz seçenekleri İngilizce olarak açıklıyorlar. Ardından verdiğiniz siparişi kağıttan masa örtülerinin üzerine not alıyorlar, siz şaşkın şaşkın izlerken. Mösyö özellikle bize salyangoz denememizi tavsiye etmişti fakat malesef cesaret edemedim. Ama yediğim tereyağlı biftek gerçekten çok lezzetliydi. Üzerine de crem brulee yi götürdüm. Eğer yolunuz düşerse bende şiddetle tavsiye ederim aklınızda olsun.
Unutmadan, Şanzelize' deki LV mağazasına uğramamazlık etmeyin, gerçi girişte inanılmaz bir şekilde 20 kişi civarında sıra oluyor ama içeri girdikten sonra adeta bir müze gezer gibi 5 katlı yapıyı sıkılmadan dolaşıyorsunuz. Aman dikkat, kendinizi tutun ki sonradan bütçede tamiri zor hasarlar oluşmasın, bende söylemesi :)

22 Ekim 2010 Cuma

Paris


Sonunda Paris seyahatine gelebildik. Bir süredir paylaşacağımı ilettiğim seyahate, biraz gecikmeli de olsa nihayet sıra geldi. Uçakta millerimiz sağolsun "perdenin" arkasındayız! Hiç haberimiz olmamasına rağmen çok tesadüfi bir şekilde tam da Paris' te düzenlenen iki ayrı tekstil fuarı tarihlerine denk gelmişiz. Bunu uçağa giriş sırasında birtakım kalantor abilerin "sende mi fuara", "vay naber hangi oteldesin" vs. muhabbetlerinden farkediyoruz. Koltuklarımıza bir oturduk ki Allah' ım nereye düştük olduk. Perdenin arkasında bizim dışımızdaki herkes birbirini tanıyor ve muhabbet şöyle gidiyor, biri diğerine "Bizde İtalya' da yeni fabrika aldık, şimdi çalışanları seçmekle uğraşıyoruz", diğeri başka birine altı-yedi sıfırlı ihracat rakamlarından bahsediyor falanlar filanlar.
Biz ise kendi halimizde şaşkın şaşkın etrafımızı dinliyoruz..Kazananlar klubünün üyelerinin muhabbetlerinden gına gelince, kulaklığı takıp kendimizi gazete ve dergiye verdik haliyle. Sorunsuz seyahatimiz sonrası daha uçaktan dışarı adım attık ki yanlış anlaşılmasın daha körüğe geçtik, karşımızda iki Fransız polisi pasaport sordu. Çüş artık, bu kadar da olmaz gibisinden bir bakış fırlatıp gösterdik amcalara pasaportları ve körüğe girebildik. Tabi arkasından yine normal pasaport kontrolüne giriliyor merak etmeyin..Bavulları aldık, dışarı çıkacağız iki kamil daha çevirdi ve yine pasaport kontrolü. Zaten baymışım, daha önce iki farklı kişiye gösterdik yetmedi mi diye sordum. Kamil şaşırdı, tekrar ama daha kibar bir dille bakması gerektiğini söyledi, bizde tekrar ve üçüncü kez verdik, arkasından ahret soruları başladı. Niye geldiniz, kaç gün kalacaksınız, nerde kalıyorsunuz, ne zaman dönüş, kaç paran var vs. En son kaç paran var sorusunda iyice arızaya bağladım ve kaç para lazım, ihtiyacın mı var diye sordum herife. Adam duraksadı ve pasaportlarımızı geri verip buyrun geçin dedi sonunda.
Bavulları alıp shuttle durağına geçtik ve beklemeye başladık. Nereden bilebilirdim ki önümüzdeki bir saatin acılı geçeceğini..Neyse shuttle geldi, bavulları alıp otobüse bindik ve havaalanından şehre doğru yolculuk başladı. TEM benzeri bir yolda seyir halindeyiz, etrafı seyrederek bir 20 dk. yol aldık ki canım karım bana dönüp, "hayatım kitabım sende mi?" diye bir soru yöneltti. Bende dönüp, "ne kitabı?"diye sordum. Yüzü hafiften değişerek "hani uçakta okuyordum ya Evrenden Torpilim Var ismi, arasına da pasaportumu koymuştum" dedi ve bir an için boynumdan yukarı doğru bir ısı artışı hissettim. "Hayır ben kitap falan almadım, çantana bak" dedim, bu sırada da içimden ne olur çantada olsun diye duaya başladım. Tabi ki çantada değildi, hatta yanımızda da değildi..Sevgili karım kitap ayracı olarak pasaport kullanmayı tercih etmişti, üstüne üstlük kitap ve pasaportu bavul taşımada kullandığımız arabaların sepet kısmında bırakmıştı. Hışımla ayağa kalktım ve otobüsten inmeye yeltendim ki birden havaalanı ile Paris merkez arasında çalışan, yol boyunca hiç durmayan shuttle' da olduğumuzu hatırladım. Bu sırada karşımızda oturan iki Fransız kadın anlamaz gözlerle şaşkın şaşkın bize bakıyor. Tekrar yerime oturdum ve sinir küpü halinde önümüzdeki birkaç gün boyunca konsoloslukta ne tip sürünme ve işkenceler yaşayabiliriz diye düşünmeye başladım. Bu sırada canım karım bana "hayatım iyi tarafından bakalım, bak şu an yaşıyoruz ya uçak düşseydi de ölseydik, olan pasaport kaybı olsun" gibi çeşitli avutma cümleleri kurmakla meşguldü! Birden aklıma Serdar Turgut geldi. Karısıyla yaşadıklarını yazdığı komik yazıları okuyup kendi kendime gülerdim, meğer insanın başına gelmesi gerekiyormuş ki gülmek ya da ağlamak arasında seçim yapılabilsin!
Kafamı toparlayıp düşünmeye başladım. Gelişmiş bir Avrupa ülkesinde kaybolan bir pasaportun bulunma ihtimali, bizim ülkemize göre yüksekti. Havaalanına geri dönüp kayıp bürosuna gidip pasaport bulan olup olmadığını sorgulamak, eğer henüz bulunmadıysa kaybedildiğine dair bilgi bırakıp bulunması halinde de haber vermeleri amacıyla iletişim bilgilerimizi bırakmak yerinde olacaktı. Önce shuttle merkeze geldiğinde inmeyerek aynı otobüsle geri dönmeyi düşündüm, ama sonra nasıl olsa merkeze gelmişken gidip otele giriş yapıp bavulları bırakıp öyle geri dönmek daha uygun olur diye düşündüm. Kayıp bürosuna gerekli başvuruyu yaptıktan sonra da Paris' e geri dönüp konsolosluğa müracaat etmek gerekecekti. Neyse shuttle merkeze geldi, La Fayette' in önünde inip otele doğru yürümeye başladık ki telefonum çaldı. Baktım tanımadık yurtdışı bir numara. Açtım, karşıdaki ses ismimi söyleyerek müsaitsem görüşmek istediğini sordu, bende buyrun tabi dedim. Ve ardından söyledikleri sanki kızgın kumda bir süre çıplak ayak yürüdükten sonra serin sulara basma hissi yarattı..
Arayan THY havaalanı ofisten bir yetkiliydi, kayıp pasaportumuz bulunmuştu, kendilerinden uğrayıp alabilirdik. O an şu anda müsait değiliz, Paris' e yeni geldiğimiz için biraz dolaşacağız, siz lütfen kuryeyle otelimize gönderin demeyi düşündüm, desem de yalan olur, şaka yapıyorum merak etmeyin..Minnettarlığımı belirten birkaç sözden sonra 1 saat içerisinde orada olacağımı söyleyerek tekrar tekrar teşekkür edip telefonu kapadım. Otele varır varmaz bavulları odaya fırlattık ve aynen havaalanına geri dönüş..THY ofise vardık, kendimi tanıttım, pasaportu aldık ve bir rahatlama dalgası daha yayıldı içimde. Bu sırada canım karım "sor bakalım kitap neredeymiş, onu bulamamışlar mı?" diye bir soru yöneltti. Haliyle cevap verilesi bir soru değildi ve yeniden merkeze dönmek üzere shuttle a yürümeye başladım. İşte Paris' teki ilk günümüz havaalanı-merkez arasında gidip gelerek böyle geçti..
Paris bilgileri bir sonraki yazıda geliyor, saygılar.

15 Ekim 2010 Cuma

Sota Mekan




Bir türlü Paris seyahatini anlatamadım nedense, yine konu seyahat dışı, ama bir sonraki yazı konusu mutlaka Paris olacak, Oray Eğin' in dediği gibi, seyahat hanut değil alın teri ;)
Her ne kadar Cihangir, Beyoğlu, Taksim civarı mekanlardan pek hazetmesemde, yandaki resimlerde de görüldüğü gibi içeri girer girmez sizi başka bir boyuta geçiren farklı dekorasyonu ve aynı Limonlu Bahçe' deki bahçeye girişteki hissi yaşatan şirin bahçesi ile yeni ve pek de keşfedilmemiş bir yer olmasından ötürü tavsiye edeceğim bir yer Sota. İç mekan gerçekten çok çok büyük, büyük giriş kapısından başlayarak birbirinden farklı dekore edilmiş ve köşedeki kuyruklu piyanosuyla ortam sanki bir film setini andırıyor. Hemen belirteyim eğer çalmayı biliyorsanız çekinmeden piyanonun başına oturup yeteneklerinizi sergileyebilirsiniz. Ayrıca iç mekan duvarlarında Ara Güler' in objektifinden "Sota Yerler" isimli bir sergi de yer alıyor. Bunda mekanın ortaklarından birinin Ara Güler ile çalışmasının payı büyük elbette..
Adından da anlaşılacağı üzere kıyıda köşede kalmış mekan, pek yol üstü uğrak yerlerinden değil, şu sıralar sobe yemek istemeyenlerin favorisi olabilir. Tam Cihangir' den Çukurcuma' ya inen yokuşta, sağdaki çıkmaz sokakta yer alıyor. Cihangir' deki meşhur ve kalabalık mekanların tersine hem personel, hem de müşteri kitlesi olarak sıcakkanlı bir ortam var, kendini beğenmişlikten uzak havası kendinizi rahat hissetmenizi sağlıyor. Servis hafiften ağır olsa da iyi niyetli ve güleryüzlü çalışanlar bu açığı kapatıyor.
Hem bahçede hem de iç mekanda oluşturulan birbirinden bağımsız oturma grupları ister yemek, ister çay kahve, ister kitap okuma için konuşlanabileceğiniz bölümler yaratmış. Rahatsız edilmeden sakin bir ortamda uzun saatler geçirebilirsiniz.
Menü zengin sayılabilecek genişlikte, dünya mutfağından tanıdık yemekler, salatalar, ara sıcaklar dışında ülkemizin yerel lezzetlerinden örneklerde var ve hoşuma giden bir detay; istediğiniz saatte kahvaltı veriyorlar aklınızda olsun.
Açık adres; Altıpatlar Sok. Çubukçu Çıkmazı 3A, Çukurcuma Tel: 293 53 00
Sote yer arayanlara şiddetle tavsiye olunur, gittiğinizde Civeleği sorun, benden de selam söyleyin ;)

27 Eylül 2010 Pazartesi

Seabird


Seyahat dönüşü yeni keşfim olan bir cep telefonunu paylaşmak istiyorum sizlerle. Mozilla tarafından geliştirilmiş ve adı Seabird konmuş, hayal gücü sınırlarını zorlayan bir alet. Lafı fazla uzatmadan videoyu izlemeye davet ediyorum. Herkes youtube açamıyor diye ulaşılabilir bir video paylaşım sitesi daha seçtim, bu kıyağımı da unutmayın ;)
Ne zaman çıkıyor bilmiyorum ama şiddetli bir satın alma arzusu uyandırdığı kesin..

http://www.youtube.com/watch?v=oG3tLxEQEdg

http://www.metacafe.com/watch/5245668/mozilla_seabird_2d/

4 Eylül 2010 Cumartesi

Sapanca Titiz




Uzun süredir yazmayı ertelediğim bir kahvaltı mekanını paylaşıyorum sizinle bugün. Sapanca' ya yolunuz düşerse gişelerden çıktığınızda göbekten sola dönüp 200 metre sonra sağ kolda göreceğiniz mekan, aslında bölgede ızgara etçi olarak bilinse de, bizim favori kahvaltı yerimiz olmuş durumda.
Girişte müstakil bir ev görünümünde, içine girdiğinizde otantik bir ortam sizi karşılıyor. Eskilerden kalma kap, kacak, eski tip radyo ve telefonlar, sağa sola asılı ıvır zıvırlar ile ortada yer alan soba karmakarışık ama sıcak bir ortam yaratmış. Mutfağın önünden geçip arka tarafa resimlerde gördüğünüz şirin bahçeye geçiyorsunuz. Sakin ve temiz havalı bir ortam sizi karşılıyor, ağaç masa ve sandalyelere kurulup siparişinizi veriyorsunuz. Serpme kahvaltı geliyor, iki farklı çeşit beyaz peynir, taze kaşar, domates, salatalık, biber, 3 çeşit zeytin, sızma zeytinyağı, iki farklı çeşit reçel, bal - kaymak, sucuk, yumurta, ayrıca omlet ve tabi sınırsız çay/kahve. Özellikle hamurunu mutlaka isteyin, gerçekten tadından yenmez, bir de patates kızartması nefis oluyor. .
Aile işletmesi, sahipleri kendi çalışıyorlar, eş dost akraba da yardım ediyor elinden geldiğince. Hafta içi serviste aksama yok, yoğunluk olmuyor çünkü. Fakat haftasonu mutlaka erken gidin, sabah ondan önce oturmuş olmalısınız, yoksa öyle bir kalabalık birden bire mekana çöküyor ki, kahvaltı etmek ızdırap haline gelebilir. Servis bir anda sıfıra iniyor, istediğiniz şey çoğu zaman çok geç geliyor veya unutulduğu için gelmiyor, haliyle bu durum fazlasıyla arıza yaşanmasına sebep oluyor..Eğer geç kaldıysanız bir tavsiye, hemen mutfağın karşısına oturun, serviste aksama yaşamayın.
Bununla birlikte Sapanca bölgesinde görüp görebileceğiniz en kaliteli kahvaltı ve malzemeyi bulabileceğinizi garanti edebilirim. Mekan sahibi amcayla yaptığımız sohbette peynirleri ve kaymağı kendisinin gidip bizzat Adapazarı' nda bulunan bir çiftlikten aldığını, balın Muş' tan özel geldiğini, domates, salatalık, yumurta, biber vs. için yörede bulunan köylüden alışveriş yaptığını öğreniyorum. Hamurlar ise ailenin hanımlarının elinden çıkma, zaten lezzetten belli oluyor.
Kahvaltı sırasında istediğiniz herhangi bir çeşit biterse ve yeniden isterseniz fiyata dahil, o yüzden çekinmeyin, tıka basa yiyin, kendi adıma söylemek gerekirse Titiz' e kahvaltıya gittiğimizde bütün bir gün başka bir şey yeme ihtiyacı hissetmiyorum, kısıtlama yapmıyorum, geniş geniş :):)
Sürekli kahvaltıya gidiyoruz, bir de ızgara etleri deneyelim diye aramızda konuşuyoruz uzun zamandır, Ramazan geçsin, onu da yazacağım merak etmeyin, haydi afiyet olsun.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Martin Mystere Atlantis

Kendimi bildim bileli çizgi romanlara düşkün olmuşumdur. Okuma yazma öğrendikten sonra çizgi roman dünyasını keşfeden, o lezzeti aldı mı bir daha elinden bırakamaz. Kendi adıma söylemek gerekirse hala kovaladığım konulardan biridir. Çizgi roman ülkemizde çok takip edilmese de özellikle Amerika' da konuya ilgi öylesine yoğundur ki, bu işle ilgili fuar bile vardır. Gazetelerde geçen hafta yer almıştı, dikkatli olanlarınız hatırlayacaklardır, San-Diego ' da düzenlenmekte olan Comic Con Fuarı' nda Hollywood şöhretleri bol bol görüntü vermişlerdi. Bu fuar şöhretli Hollywood starlarının piyasa yaptığı, çizgi romandan sinemaya aktarılması düşünülen olası film projelerinin oyuncu kadrolarının bağlandığı ortamlardan biri olarak görülür.
70' li yıllarda doğanlar hatırlayacaklardır, o zamanlar oldukça popüler olan Zagor, Mister No, Superman, Conan, Örümcek Adam (favorilerimdendir), Kaptan America, Batman, Teksas, Teks, Kaptan Swing (son üçünden ben pek hazzetmem) gibi çizgi romanlardan biraz ayrılan Atlantis/ Martin Mystere en çok ilgimi çeken çizgi roman olmuştur. Salt macera peşinde koşan karakterlerden farklı olarak Martin Mystere karakterinin günlük hayata yakınlığı ve kişisel problemleri, yıllardır nişanlı olduğu kız arkadaşıyla (Diana) ilişkisindeki iniş-çıkışlar, sürekli bir seyahat durumu ve dünyanın çeşitli ülkelerinde, çeşitli bölgelerde geçen maceralar dışında çizgi romanda geçen konularda bildiğimiz gerçekliğin asla modifiye edilmemesi, asla çığır açan değişiklikler olmaması, gerçeğe olan bu yakınlık, müthiş hoşuma giderdi. Tabi kendisinin ailesinden kalan yüklü bir mirasa sahip oluşu, üst düzey yaşam tarzı, Ferrari' ler, NY de lüks bir ev, anlayacağınız Dolce Vita o zamanlardan aklıma yer etmiş :)
Bunun yanında iyi eğitimli bir profesör olarak her konuda derin bilgiye sahip olması, güçlü hisleri ve sezgileriyle Bay Mystere' i tehlikelerden koruyan, anlaşılmaz mırıltılar çıkaran ve asistanı olarak yancı kontenjanında yanında gezen Neanderthal adamı Java (ki sonuncusu yaklaşık 20.000 yıl evel yeryüzünden kalkmıştır) sahibi olduğu Atlantis kıtasından kalma insanı bir süre felce uğratan ışın silahı, karakteri benim için fazlasıyla ilgi çekici yapmaktaydı.
O zamanlar şimdiki gibi yok D&R mış, yok Remzi Kitapevi' ymiş nerdee, derme çatma gazete bayilerinden yakaladıkça alıp, koşarak eve gelip soluksuz okurdum. Genelde tek bir kitapta macera sona ererdi ama hele devamı bir sonraki sayıda olsun, işte en uyuz olduğum şey buydu, çünkü işin yoksa bir sonraki kitabi ara ki bulasın :)
Kahramanımız sürekli olarak doğaüstü olayları araştırır, bir yerlerden kendisine ulaşan ve olayı araştırmasını isteyen kişileri kıramayıp maceraya atılır, çoğu zaman bu kişiler güzel kızlar olur ve nişanlısı Diana ile arıza çıkar :) Olay araştırmasına girildikçe UFO' ların varlığı ile ilgili kanıtlar, geçmişte bizden çok daha ileri seviyede olan medeniyetlerin varlığı, doğaüstü olaylar gibi hep tarihte bize öğretilenden farklı, bambaşka sonuçlar ortaya çıkar, bu sonuçlar da bir şekilde Atlantis ve Mu kıtalarıyla ilintili olur. Fakat Kara Adamlar denilen ve politika, endüstri, kültür ve dini sektörlerde en üst konumlara ulaşmış olan, gizlice tarih sürecini şekillendiren ve dünyanın her yerine uzanan büyük organizasyon bu sonuçların üstünü örtmek için elinden geleni yapar ve hep başarılı olur, çoğu zaman da Bay Mystere, Java' nın da yardımı ile son anda canını kurtarır.
Son 10 senelik dönemde artan trendle çizgi roman kahramanlarının beyaz perdede canlanması ve dünyada büyük ilgi görmesi, ardı ardına yeni filmlerin çevrilmesine sebep oluyor. Hollywood ekibine nacizane tavsiyem, Superman, Batman, Örümcek Adam gibi aksiyon kahramanlarından biraz uzaklaşıp, daha gerçekçi ve normale yakın olan Martin Mystere / Atlantis çizgi romanını beyaz perdeye aktarmaları :) Emin olun büyük ilgi görecektir. Başrol olarak Martin Mystere karakterine Pierce Brosnan bana göre cuk oturur. Şık takım elbiseler, yakışıklı, asilzade salon erkeği görünümü dışında, yaş itibariyle de çizgi roman kahramanıyla birebir örtüşecektir.
Uzatmalı nişanlısı, güzel sarışın arıza Diana' yı ise Charlize Theron, Neanderthal adamı asistan Java ise biraz makyajla ve şişirilmiş vücutla Javier Bardem olabilir. Eski dost yeni hasım Sergei Orloff için ise Daniel Craig düşünülebilir..
Büyük prodüksiyonlu bir film yerine Lost gibi sürekliliği olan dizi olarak çevrilmesi de hiç fena olmaz hani, dur ben şu JJ Abrams kardeşime mail atayım da Fox' a sunsun bu fikri, Fringe' den sonra yeni bir tutkumuz doğabilir :)


14 Ağustos 2010 Cumartesi

Serdar Ortaç Kuruçeşme






Yoğun işlerimiz mecburi uzun bir ara vermeme sebep olsa da burayı başıboş bırakmış değiliz merak etmeyin. Pek hesapta olmayan bir şekilde Kuruçeşme Arena' daki Serdar Ortaç konserine düştüm. Aslında kız kıza tayfası gidecekti ama son dakikada bir bilet boşa çıktı, yoğun ısrarlara! dayanamayıp bende konuya dahil oldum :)
Konserin başlamasına yarım saat kala evden çıkmamıza rağmen trafik kabusu yüzünden Etiler - Kuruçeşme arasını 55 dk sürede alınca, otoparka girerken amcanın sahneye çıkışını arabada duyduk. Öyle bir trafik vardı ki Ulus Sunset/29 girişinden kilitliydi düşünün..
Zar zor arabayı otoparka bıraktık, adamlar neredeyse almıyordu, arabayı girişe bırakıp anahtarı metazori bıraktım diyebilirim. Konser yarım saat gecikmeli de olsa başlamış, insan seli akmaya devam ediyor. Sıcak bir yandan, kalabalık bir yandan, içerisi yüzbin biletli :)
Konser sponsoru Garanti Bonus Card girişe stant kurmuş, Kadir İnanır' a bile taktırdıkları bonus peruklarında satıyorlar gelene geçene, hem de yemyeşil. Bizim ekip durur mu, anında alındı ve takıldı, yakışıp yakışmadığına resme bakıp karar verin :)
Bu adamda gerçekten başka bir şeyler var, her şarkıda millet hop oturup hop kalkıyor. Sözler ne kadar birbiriyle alakasız olsa da, şarkıların büyük bölümü sürekli kendini tekrar eden benzer ritimlerden oluşsa da, her yeni şarkıda binlerce kişilik kalabalık kanı kaynayarak oynuyor, zıplıyor. Dokuz sekizlik ritm bu ülke insanının en sevdiği tarz olsa gerek, başka türlü bu durumun açıklanası yok sayın seyiciler :)
Ağırlıklı yeni albümden oluşan şarkılar arasına önceki albümlerden seçmeler de serpiştirilmiş, her birini ezbere biliyoruz. Fakat amca fazla mı konuşuyor ne? Şarkı aralarında bir stand - up durumu var, biraz zorlama kaçmış bana göre. Hele erkek vokalistin yalaka/yancı hali, hareket ve tavırları çok eğreti durmuş. Sanırım bu durum amcanın da hoşuna gidiyor olmalı, gayet uyumlular konuşmalarda. PS3 oynayarak sabahlamalarına, karşılıklı maçlarına, albüm çalışmalarında yaşadıkları vs. ne kadar gereksiz detay varsa öğrendik maşallah..
Bu arada asla tarzım olmamasına rağmen amcanın kıpkırmızı dar kesim takım elbisesinin hiç de kötü durmadığını eklemeliyim, hatta yakışmış bile. Gerçi 42 derecede ceket 3 dk sonra fırlatılıp atıldı ama olsun :) Erkek vokalistimizin giyim kuşam konusunda daha fazla yancılığa ihtiyacı var, olmamış sınıfta kaldı. Diğer iki vokalist kızlarımıza da üst baş yardımı lazım, mini etek ve bronz ten kötü kıyafetleri kapatmaya yetmiyor. Ama vokalist kızlarımızın birinde bir ses var, tüm olumsuzlukları kapatmaya yetti. Gerçekten çok güzel sesi var, vokalde hemen dikkati çekiyordu, amca ara verdiğinde sahneyi kızımıza bıraktı ve kızımız da şakıdı. Keşke şarkıda eko verilmeseydi, kızın ses arada kaynadı, buna rağmen sesi çok başarılı, arada kaynayıp gitmezse bu kızda iş var derim, albüm gelir kesin. Gerçi Serdar bu yetiştirme işlerinde pek etkin değil, geçmişte yine böyle çok güzel sesli bir vokalisti vardı, yanlış hatırlamıyorsam hafif etine dolgun bir kızımızdı, sonra nedense yok olup gitti..
Erkek vokaliste ise aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, amca adama klasik Serdar şarkılarından birini paslamış ama yancı vokalci öyle bir söyledi ki nerde Serdaaar nerde vokalist, geberik..
Konser bitiminden 15 dk önce çıtırdan çıkışa doğru uzayıp dışarı çıktık ki yüzbin biletli arasında tıklım tıkış kalmayalım hesabı. Ordan çıkıp Reina' ya geçtik, müzik sanılanın aksine oldukça yüksek sesliydi, hepimiz şaşırdık, hoşumuza gitti. Eskilerden birkaç tanıdıkla rastlaşıldı, sohbet, muhabbet, makara kukara, 2 saat sonra hadi gidelim olduk, eskisi gibi değiliz artık yaş ilerledi sanırım, sabahlar olmasın durumları artık yemiyor, bünye yoruluyor kardeş :)