Bu Blogda Ara

16 Aralık 2009 Çarşamba

Çin Günlerine Devam


Macau

Bundan 4-5 sene evel National Geographic' te belgesel izlerken görmüştüm, adamlar Venedik şehrini koca otelin içine yerleştirmişler, kanallarda tıpkı Venedik' te dolaşır gibi gondol gezisi yapıyorsunuz. Müthiş bir lüks, akıllara seza büyüklükte bir otel ve içinde dünyanın en bilinen ve pahalı markalarına ait mağazalar arasında dolanırken, buradan dünyanın en büyük casino' suna geçip, canlı veya makinelerde istediğiniz herhangi bir oyunu oynayabiliyorsunuz. Belgeseli izledikten sonra acaba buralara gidip görebilecek miyim diye içimden geçirmiştim. Çok şükür bugünleri de gördük..
Macau Uzakdoğu' nun Las Vegas' ı. Aynı Hong Kong gibi Çin' e bağlı, fakat özerk bir yapısı var. Kendi para birimi ve vatandaşlarının da Çin' den ayrı pasaportu bulunuyor. Feribota binmeden önce ve indikten sonra gümrük geçişi yapıp pasaport kontrolüne giriyorsunuz. Türk vatandaşlarına vize uygulamayan ender yerlerden..Las Vegas' ta bulunan Wynn, Venetian, Sands, Hard Rock Hotel gibi oteller buraya da kurulmuş, amaç aynı: kumar. Hong Kong' dan bizdeki deniz otobüslerinin aynılarıyla 1 saatlik yolculuk sonrası Macau' ya ulaşıyorsunuz. İndiğiniz yerden ister taksi ile, ister burada yer alan otel shuttle' ları ile istediğiniz otele geçebiliyorsunuz. National Geographic kanalında izlediğim o nefes kesici görüntüler sonrası biz Venetian' a gittik.
Shuttle otelin arka kısmına gelip yolcu indirdiğinden önce pek etkileyici bir görüntü almadık, fakat otele girdiğimizde ağzımız açık kaldı resmen. Bir resepsiyon girişi yapılmış, bir oymalar, bir kakmalar, bir varaklar kafayı yersiniz. Resepsiyondan casino geçisine kadar olan yüksek tavanlı ve geniş koridor tamamen eski tip sütunlardan, tavanda fresklerden ve altın varaklardan oluşuyor. Yerdeki halılar basmaya kıyamayacağınız cinsten. Koridor boyunca sağlı sollu pahalı saat markalarının mağazaları ile mücevheratçılar bulunuyor. Casino dan içeri girdiğimizde, kalabalığa inanamadık. Bu kadar çekik bir araya nasıl ve nereden toplanmış, inanılır gibi değil..
Unutmadan söyleyeyim, Çin' lilerin önüne gelen her yere tükürme huyu, bu ihtişamlı yapıdan etkilenmiş değil :) Adamlar ve kadınlar yanınızdan geçerken "khhaaahhkkhh" yapıp, genizden çektiği sıvıyı aynen yere bırakıveriyor. Otelin içiymiş, lüks mağaza önüymüş, yerde halı varmış, umuru değil..Neyse bu sevimsiz konuyu geçip, Macau' daki otel içi Venedik' ten bahsedelim.
İnanılmaz ama resmen bildiğiniz Venedik otelin içinde yer alıyor. Venedik' te bulunan tarihi yapılar, meydan, bizim cumbalı evlerin benzerleri, kanallar, kanallarda gidip gelen ve turist gezdiren gondollar ve hatta öyle ki gökyüzünü bile bulutlarıyla birlikte yapay olarak buraya yerleştirmişler. Gerçekten inanılmaz, kafayı yedik. Belgeselde izlerken bu kadar etkileyici gözükmüyordu ama canlı görmek, ooooffff!! diyorum.
Ne yazık ki biz ağzı açık ayran budalası gibi sağa sola bakarken saatin nasıl geçtiğini anlamadık ve gondolların kanallarda gezinti saatini geçirdik, malesef kanallar gezisi yapamadık..Kanalların iki yanında bulunan yapıların önü yürüyüş yolu, bu yol boyunca da kanalın sağ ve sol taraflarında bildiğiniz-bilmediğiniz bir sürü mağaza bulunuyor. Herkes bir alışveriş halinde. Kanal etrafı daha ulaşılabilir fiyatlarda mağazalardan, kafe ve restoranlardan oluşmakta, fakat kanallardan içerilere saptığınızda ihtişamlı granit koridorlarda Prada, Cartier, Christian Dior, Louis Vuitton, Neimann Marcus, Brooks Brothers, Etro, Brioni gibi ulaşılması güç lüks markalar yer alıyor. Bu koridorlarda dolaşmak, alışveriş edemeseniz bile son derece keyif verici.
Saatlerce o koridor senin bu koridor benim dolanıp, bir sürü fotoğraf çektikten sonra yorgun argın yemek için kendimizi bir restorana attık. Oturup güzelce karnımızı doyurduktan sonra biraz daha dolandık ve feribot dönüş saati yaklaştığından çıkışa doğru yollandık. Otelden ayrılırken hala daha arabanın camından otelin fotoğraflarını çekmeye devam ediyordum..

24 Kasım 2009 Salı

Ve Çin


Guangzhou

Aslında Macau yu anlatacaktım fakat Çin bir adım öne geçti. Hep anlatırlar ya, Çin' de sokaklarda böcek kızartılırmış, köpek eti yerlermiş, çekirgeleri çekirdek niyetine çitletirlermiş vs. diye, gitmeden önce bizim de nasıl görüntülerle karşılaşacağız, ne yiyip içeceğiz şeklinde endişelerimiz vardı haliyle. Hong Kong' dan Guangzhou şehrine geçmek için trene bindiğimizde neyle karşılaşacağımızı bilmemenin sıkıntısı daha da artmıştı. Bayıcı domuz gribi evraklarını trende de doldurup pencereden etrafı seyretmeye koyulduk.
Etraf son derece gelişmiş gözüküyor, sürekli fabrika, gökdelen kombinasyonunda gelişen bir seyir izlemekteyiz. Arada tarlalar, ekili alanlar, ormanlar, müstakil evler gözükse de ağırlık fabrika/gökdelen aralığında seyrediyor. Tren aslında düşündüğümüzden yavaş çıktı, nedense hızlı tren seferi kaldırılmış. Belki de sadece dünyanın en büyük ticaret fuarı olarak kabul edilen Canton Fair zamanında hızlı tren çalışıyordur bilemiyorum, fakat yanımızdan birkaç tane hızlı tren geçip gitti. Ülkenin güney/güneydoğu kısmı iç kesimlerine göre çok daha gelişmiş. Özellikle Hong Kong a yakın olan Shenzhen, Guangdong ve dünyanın en büyük ticaret fuarı olarak bilinen Kanton Fuarının düzenlendiği Guangzhou şehri oldukça gelişmiş ve büyük. Tabi yine bilenlerin söylediklerini anlatıyorum..
2 saatlik yolculuğun ardından istasyona giriş yaptık ve trenden indiğimizde boğucu bir hava ile hafif de olsa enteresan bir yağ kokusu yüzünüze çarpıyor. Çin' e gittiğinizde yanınızda mutlaka gideceğiniz yerlerin Çince yazılı olduğu bir kağıt bulunmalı. Çünkü hiçbir taksici, sokaktaki hiçbir insan evladı İngilizce bilmiyor. İstasyon çıkışı bindiğimiz taksiciye, otelin adresini Çince yazılı olarak uzattık ve adam sessizce yola koyuldu. Dikkatimi çekti de beğenmediğimiz Çin' deki taksilerin tamamı orta üst sınıf sedanlar. Hyundai Sonata, Kia nın TR de bulunmayan büyük sedan modelleri, daha önce hiç görmediğim amblemli Amerikanları andıran Çin malı büyük arabalar taksileri oluşturuyor. Bir de 70 lerdeki Volkswagen Santana' lar da orada taksi olarak kullanılıyor.
Bizdeki gibi ufacık Siena, Clio gibi rahatsız arabalardan eser yok. Ayrıca klima ful açık, taksiye biner binmez İngilizce yazılı ekranı olan taksimetrede tüm bilgileri görüyorsunuz. Düşünsenize şoför İngilizce bilmiyor ama taksimetre İngilizce ekranlı..Yolculuk bitiminde adam bir tuşa basıyor ve satış fişi elinizde, yalan dolan, kaçak göçek yok, neyse o..
Yarım saatlik bir yolculuk sonrası otele geldik. 4 yıldızlı otel şehrin içinde sanki bir vaha. Otantik ve şirin bir bahçesi bulunuyor, bu bahçeye büyük ve tarihi bir kapıdan geçerek giriyorsunuz. Hatta böyle bir giriş görünce bir an bungalov tarzı bir yapıda kalacağımızı zannettim fakat yolun sonunda bildiğimiz otel binasına vardık. Odamız ödediğimiz paraya göre şaşırtıcı derecede büyük, hatta bildiğimiz suit oda. Otelin tek falsosu bir masa kadar sert olan yataklardı.
Şehri genel yerleşim yapısına bakarak Ankara' ya benzettim. Bununla birlikte Çin' i iyi bilenler Shanghai şehrinin İstanbul, Pekin' in ise Ankara olarak düşünülebileceğini söylüyor. Daha oralara gitmedik işte arkadaşım, gördüğümüz yerleri benzetiyoruz!Ortam çok gelişmiş, her taraf gökdelen ve yüksek bina dolu. Çin malı arabaların yanında çok sayıda Audi, Mercedes, BMW, VW bulunuyor.
McDonalds ve KFC buraları kapatmış diyebiliriz, her yerde varlar. Tek tük de olsa Starbucks da buradaki yerini almış. Hayat çok ucuz, taksiyle Levent' ten Taksim' e gitme mesafesi kadar yol yapıyorsunuz, 3-4 TL arası tutuyor. Neredeyse benim içine sığabileceğim büyüklükte bir bavul satın aldık, 45 TL verdik. Alışveriş de bir o kadar ucuz, New Balance mağazasına giriyorsunuz, burada 140 TL olan ayakkabılar orada 55 TL, Converse lerin envayi çeşidi var, en pahalısı 60 TL. Eğer bu markaların çakmalarını almak istiyorsanız onlar sudan ucuz, pazarlık gücünüze bağlı olarak 15-20 TL ye istediğiniz kadar alabilirsiniz.
Kadınlar bu şehirde delirebilir, tekstil toptancıları bölgesinde 5 gün geçirdik, önümüze gelen herşeyi aldık. O kadar başarılı tasarımlar var ki, elbiseler, gömlekler, kabanlar, şallar nefis nefis..Toplam 95 kg bagajımız vardı, eğer taşıyabilecek olsak ve fazla bagaj parasının ağlatmayacağını bilsek 3 katını daha alırdık..
Şehrin ortasından Pearl River adlı nehir geçiyor. Zaten ülkenin güneydoğu uç bölgesini de bu nehrin deltası üzerine kurmuşlar. Bir akşam ne menem şeymiş bu nehir diye gidip tekne turu yaptık. 16. yy dan fırlamış gibi duran Portekiz açıkdeniz keşif teknelerinden birinin en üst kısmında sandalyelerimize kurulup bir saatlik gezinin keyfini çıkardık. İlk kez hafiften serin bir esinti, o boğucu sıcaklardan sonra o kadar iyi geldi ki..Anonslar tamamen Çince idi ama olsun ne yapalım. Nehrin iki yanında insanı etkileyen gökdelenlerden geçilmiyor ve üzerlerinde oldukça büyük led ekranlarda reklamlar..Her yer ışıl ışıl, insanın gözü kamaşıyor resmen. Bir de nehri boydan boya geçen, bizim Boğaz Köprüsünü andıran, yine çok güzel aydınlatılmış köprüyü görüyorsunuz. Rehber kızımız gezi boyunca anlattıkça anlattı hiç susmadan ama bir de anlasak..Tablo gece çok renkli fakat nehri bir de gündüz görseniz, renk sütlü nescafe kıvamında, o etkileyici tablo bir anda uçup gidiyor haliyle. Bizim boğazın gözünü seveyim..
Haydi bakalım, Macau ya geçiyoruz o zaman :)


27 Ekim 2009 Salı

Hong Kong Peak

Hong Kong günlerine devam ediyoruz.Adından da anlaşılacağı üzere, şehrin en tepe noktası burası. Deniz seviyesinden tam tamına 552 metre yukarıdasınız. Manzara süper, şehir 360 derece görülebiliyor, gündüz ayrı güzel, gece ise şehrin ışıklı hali bir başka güzel gözüküyor.
Gittiğimiz gün çok tesadüfi bir şekilde Çin Halk Cumhuriyeti' nin kuruluş gününe denk geldik ve resmi tatildi. Haliyle oldukça fazla sıra vardı. Yarım saate yakın bekleme süresi sonunda içeri girdik. Gişede gidiş dönüş mü yoksa tek gidiş mi şeklinde bir soru gelince önce afalladım, bir an gişedeki çekik kamile "kardeşim Hezarfen Ahmet Çelebi miyiz yukarıdan uçarak mı aşağı ineceğiz" diye sorsam mı dedim ama sonra vazgeçip gidiş dönüş bilet aldık. Bu sorunun neden sorulduğunu yukarı çıktığımızda anladık tabi. Dönüşte öyle bir sıra var ki, gerçekten uçarak dönmek isteyebilir insan. Neyse ki karayolu ile de ulaşım var buraya, taksi veya iki katlı Londra otobüsleri ile dönülebiliyor. Haliyle dönerken o sırayı beklemeyip karayoluyla dönmeyi tercih ettik.
Neyse devam edelim biz, gişeyi geçtikten sonra 10 metrelik bir koridoru sağlı sollu kullanarak minyatür bir müze oluşturduklarını görüyorsunuz.
1888 yılından beri Peak Tram adını verdikleri cable car/tramvay benzeri araç sizi yukarı taşıyor, bu müze de kuruluşundan bugüne kadar olan süredeki gelişimi yansıtmaya çalışıyor. Sistem bizim Tünel veya Kabataş' ta kullanılan füniküler sistemin aynısı. Müzede insan gücüyle taşınan tek ve çift kişilik kabinlerden eşeklere geçiş, ardından ilk tramvayın kullanımına başlanması, bu tramvayın teknolojik gelişimi, kıyafetler, fotoğraflar, kullanılan alet edavat vs. yer alıyor.
Tramvay ile yukarı çıkışta zaman zaman 70 derecelik eğimler bulunuyor, insan neredeyse yatar pozisyona geliyor. Yolculuk 2-3 dakika kadar sürüyor, sonrasında geniş bir alana varıyorsunuz. Bir tarafta 4 katlı bir AVM, diğer tarafta ise uzay gemisi benzeri bir yapı. Esas manzara bu yapının en üst noktasından, Sky Terrace denen yerden görülüyor ve bu en üst noktaya çıkış ekstra ücretli. Uzay gemisi görünümlü yapının esas feyz alındığı nesne bir wok tavası!! İçeri girip bitmek bilmeyen yürüyen merdivenleri aşarak kat kat yukarı doğru yol alıyorsunuz. Her bir katta hediyelik eşya dükkanları, restoranlar, mağazalar sizi bekliyor. Bitmeyecekmiş gibi gelen yukarı çıkma işi, bir gişe geçişi ile son buluyor. Sky Terrace adı verilen bölüme çıkış daha önce de söylediğim gibi ücretli, eğer aşağıdaki gişeden almadıysanız tüm o yolu geri dönüp yeninden almanız gerekiyor, aman dikkat..
Adamların kuruluş yıldönümü sebebiyle saat 20:00 de havai fişek gösterisi başlayacağını öğrenince, önce karnımızı doyuralım sonra da çıkıp havai fişekleri izleriz dedik. Bubba Gumba adlı karides restoranına yazıldık ve menüde gördüğümüz tereyağlı karidesten yemek öncesi ortaya sipariş verdik. Yahu bu nasıl bir lezzettir, gerçi mutlaka güzel yapan yerler vardır fakat benim denk geldiklerim içinde İstanbul' da veya Ege' de herhangi bir restoranda böyle tereyağlı karides yiyemezsiniz. Enfes enfes, yemek yerine 2 porsiyon daha söyleyip sadece bununla doydum resmen..Tavsiye ederim, yolunuz düşerse mutlaka deneyin.
Saat sekize yaklaşırken yemeği bitirip havai fişek gösterisini izlemek üzere yukarı çıktık ki gişede bir sıra, akıllara zarar. Güvenlik görevlileri yukarısının aşırı kalabalık olması gerekçesiyle insanları geçirmiyorlar. Bu anons sonrası büyük bir kısmı kös kös geri döndü, fakat yemezler. Benim gibi düşünen toplamda 10-12 çakal başladık güvenliği yormaya :) Ara sıra yukarıdan inen kişileri gösterip bak iniyorlar hadi al hadi al diye başının etini yemeğe başladık, adam sonunda pes etti ve yukarıdan inen oldukça sıradan yollamaya başladı. Ve sonunda yukarıdayız :)
Kalabalık adamların korktuğu kadar var, herkesin elinde fotoğraf makinesi, kameralar, bazıları profesyonel sanırım, ayaklı üst modeli makinelerini kurmuşlar. Aşırı bir insan topluluğu gerçekten, fakat manzara nefes kesici..Tam o sırada havai fişek de başladı, neyse ki çekiklerin alayı kısa boylu, arka tarafta da kalsak boy avantajıyla gösteriyi eksiksiz izleme imkanı bulduk. Yaklaşık 40 dk. kadar süren gösteri sonrası insanlar yavaş yavaş dağılmaya başladı. Tüm Hong Kong u esir alan Starbucks burada da yerini almış, bizde inip birer kahve içmek üzere buraya yollandık. Oturunca anladık ki bütün gün haldır haldır ordan oraya koşturmaktan yorgun düşmüşüz, birer puro yakıp, ayakları uzatıp dinlenmeye geçtik. İniş için kabus gibi çoğalan sırayı beklemeyip karayolunu tercih etmiştik hatırlarsanız, bakıyorum hemen unutuluyor :)
Bir sonraki gün, ver elini Macau, o da geliyor herşey sırayla..

22 Ekim 2009 Perşembe

Fashionable İstanbul


Uzakdoğu arası şu sıralar en çok ilgi çeken ve davetiyeleri karaborsaya düşen, milletin davetiye için sağı solu yorduğu, birbirini yediği bir defileden bahsetmeden olmaz tabi;
23-25 Ekim tarihleri arasında İstanbul Dolmabahçe Sarayı' nın hemen önünde denizin üstüne kurulacak platformda yapılacak defilelerde sanıyorum markalar anlamında bir ilk yaşanacak. Daha önce ülkemizde defile yapmayan Roberto Cavalli, Salvatore Ferragamo, Gianfranco Ferre, Vivienne Westwood ve Missoni markalarının koleksiyonları, dediklerine göre! dünyaca ünlü mankenler üzerinde sergilenecek, sonrasında da davetliler partileyecek. Tabi ki bu partileme esnasında çakalların alayı mankenleri nasıl indiririz peşine düşecek o ayrı :)
Partiler Cuma akşamı Reina, Cumartesi akşamı Les Ottomans ve Pazar akşamı Anjelique te olacak, aklınızda olsun.
Tekrar hatırlatayım, davetiyesiz girilmiyor, kapıda geri vites olmasın :)
Ayrıntılı bilgi için http://www.fashionableistanbul.com/en/

20 Ekim 2009 Salı

Hong Kong

Uzakdoğu seyahati çok keyifli geçti de,
şu domuz gribi evraklarını doldurmaktan içime fenalık geldi!!Benden size tavsiye, eğer 10 gün civarında bir seyahate çıkacaksanız ve 2-3 farklı ülke gezecekseniz mutlaka yanınızda kaleminiz olsun ve ilkokul günlerinizdeki kadar sık yazı yazmaya hazır olun..
Gelelim seyahate; uçak yolculuğu fazlasıyla bayıcı, iki film izliyorsunuz, yemekler, içecekler, kahvaltılar gelip gidiyor, uyuyorsunuz, uyanıp kitap okuyorsunuz ama 10 saat yol bir türlü bitmek bilmiyor. Şanslıydık ki THY nin filosuna yeni kattığı 3 kiralık Boeing 777 den biriyle uçtuk, her koltukta bulunan multimedya ekranı, diğerlerine göre nispeten daha rahat koltuklar olabilir ama, uzun yolculuklarda business ve first class uçmanın gerekliliğini ve ne kadar önemli olduğunu şahsen anlamış oldum. Hong Kong a iniş sonrasında bavullarımızı aldığımızda teknoloji kendini göstermeye başladı. Bavulları aldıktan sonra pasaport kontrolüne gitmek için metroya biniyorsunuz!
Pasaport kontrolünden geçtikten sonra Hong Kong üstadı arkadaşlarımızın tavsiyeleri üzerine taksiden çok daha hızlı, konforlu ve ucuz olan hızlı trene bindik. Tren 140 km hız yapıyor, bindikten tam 20 dk sonra şehir merkezindeydik. Şunu da hemen belirteyim, uçaktan inip havaalanından çıkıp gökyüzünü görene kadar tam 45 dk geçti, o kadar büyük bir yer :)
Aslına bakarsanız Hong Kong a gitmek üzere uçağa bindiğimizde, şimdiye kadar gördüğümüz resimlerden edindiğimiz fikirler ve hayal gücümüzün de etkisiyle çok gelişmiş, 8-10 şeritli yolları olan, ultra modern bir şehir bekliyordum. Gökdelenlerin fazlalığına bir diyeceğim yok fakat yollar, caddeler düşündüğümüzün tam aksine oldukça dar, bazı sokaklar sadece bir arabanın geçebileceği kadar. Mesela Times Square lafını duyunca insanın aklına New York modeli geniş bir meydan, ışıklı reklam tabelaları geliyor, fakat gittiğimizde gördük ki, herhangi bir apartmanın bahçesinden daha büyük olmayan bir meydan düşünün, arkasında da Akmerkez benzeri ama 7-8 katlı daha büyük bir AVM, zaten o ufacık alan da insan kalabalığından görünmüyor bile..
Bunda kara parçasının küçük, yerleşim ve nüfusun fazla olmasının etkisi büyük. Hong Kong 3 büyük adadan oluşan ama aslında toplamda 235 kadar adanın birleşiminden meydana gelen özerk bir bölge. Temelde Çin' e bağlı fakat kendi para birimi var, pasaportunuza Çin' den farklı olarak başka bir ülke gibi damga vuruluyor.
Hayat pahalı, gittiğimiz akşam Lan Kwai Fong denen bölgede bizim Nevizadeyi andıran barlar sokağı tipli bir yere gittik, sıradan bir Beyrut lokantasında yemek yedik ve İstanbul' da lüks bir restoranda ödenecek hesap kadar para ödedik.
Hava müthiş nemli ve sıcak, neyse ki heryerde klimalar son sürat çalışıyor. İnsan dışarıdayken klimalı bir ortama girdiğinde önce bir ürpermiyor değil, bana bile serin gelen yerler oldu düşünün, dede seni düşünemiyorum valla, zatülcempt falan olursun aman diyim atletini giy :)
Yiyecek sıkıntısı asla çekmezsiniz, aklınıza gelebilecek her türlü mutfak, ucuzundan pahalısına her tipi var, ayrıca uluslararası fast food zincirleri de mevcut. Bunun dışında Spaghetti House, Fat Angelos gibi bizim damak tadımıza uygun yerel yemek zincirleri de bulunuyor. Starbucks her yerde, hemen her köşede. Bir plazanın üçüncü katında, alakasız bir binada corner olarak beliriveriyor, resmen esir almış oraları.
Alışveriş ise hele bizim gibi meraklıysanız insanı çıldırtır. İstinye Park' ın meydan kısmında yer alan lüks markalar haricinde Salvatore Ferragamo, Chanel, Hermes, Hogan, Armani Exchange, Vilebrequin, Neimann Marcus gibi ülkemizde yer almayan markalar Hong Kong' un Pacific Place, Times Square, Elements vb. alışveriş merkezlerinde, bizim AVM lerdeki Zara, Mango, LTB gibi yanyana dizilmişler, insan görünce afallıyor. Özellikle Times Square ve civarında sayısız butik var. Causeway Bay ise Nişantaşı' nı andırıyor, her sokak boydan boya mağazalarla dolu.
Toplu taşıma müthiş, gerçi biz bir kere Peak dönüşü inanılmaz kalabalıktan yırtmak için bindik ama her an her yerde iki katlı otobüs var ve taksiler gibi ful klimalı. Bunun dışında adamlar üç büyük adayı bir metro sistemiyle öyle güzel bağlamış ki, yerin altına doğru inen ters apartman inşa etmişler resmen. 4 katlı bir metro düşünün, hangi bölgeye gidecekseniz krokiden bakıp ilgili kata inip oradan metroya biniyorsunuz. Gideceğiniz yer biraz uzakta mı? Dert etmeyin canım, aktarma yapacağınız noktalar her durakta, her yürüyüş yolunda ve her duvarda yer alan haritalarda belli, bir metrodan inip, ilgili kata geçip diğer bir metroyla gideceğiniz yere varıyorsunuz. Jeton almak için bizdeki gibi gişe yok, haritadan gitmek istediğiniz istasyonun ismine dokunuyorsunuz, ekranda fiyatı beliriyor, eğer birkaç kişi iseniz kişi sayısını da giriyorsunuz, ardından toplam bedeli makineye jeton atar gibi atıyorsunuz, biletler elinizde. Duraklarda metro bizdeki gibi rüzgarıyla birlikte 1 metre yakınızdan geçmiyor, duraklar camekan kafeslerle kaplı, metro durağa geldiğinde önce kafes kapıları açılıyor, sonra da metro kapısı açılıyor.
Metroya binerken durak duvarı ile metro arasında sadece 5 cm boşluk kalmış fakat ona bile yazılı, ışıklı, sesli uyarı yapılıyor. Metronun durağa yaklaşırken hangi taraftaki kapısının açılacağı bile hem ışıklı, hem yazılı hem de sesli olarak belli, olabilecek tüm uyarıcılar var. İnsan bu kadar uyarıcıyı karşısında görünce biraz aptala bağlıyor, mesela yürüyen merdivene bineceksiniz, tam adım atıyorsunuz hoparlörden lütfen trabzanı tutun diye anons yapılıyor, aynı anda trabzanın hemen yanında aynı uyarı ışıklı/yazılı olarak dikkatinizi çekiyor.
Taksiler müthiş konforlu, bizdeki gibi daracık Fiat Albea, Renault Clio gibi araçlara mahkum değilsiniz. Kurtlar Vadisindeki model, o işin bile ştandartı var :) Tüm taksiler LPG ile işleyen sedan Toyota, klima her zaman açık, 5 kişi rahat rahat sığıyor ve arka koltuk bacak aralığı son derece geniş, kocaman da bir bagaj.
Şehirdeki arabaların çoğu Japon markalarına ait bizde bulunmayan modeller. Toyota ve Nissan' ın enfes minibüsleri var. Infiniti ve Lexus dışında S Class Mercedes, 7 kasa BMW ler bizdeki Tofaş modelleri gibi her yerde. Lüks araba sanki bir ihtiyaç, olmazsa olmaz gibi, normal araba oldukça az var. Bir de dikkatimiz çeken şu oldu, gördüğümüz son model Porsche lerin hemen tamamında bayan şoförler vardı.
Şimdilik bu kadar genel bilgi yeterli zannediyorum, bir sonraki yazı konusu Hong Kong Peak :)

15 Ekim 2009 Perşembe

Bayram Gezmesi

Çeşme, Alaçatı ve 7800
Biraz geriden geliyorum aslında, yeni bayram geliyor, ben geçtiğimiz bayram tatilinde yaptıklarımızı anca anlatabiliyorum ama idare edin artık, bu aralar oradan oraya koşturmaktan yetişemedim yazı işine..Daha sırada Uzakdoğu var, oda gelecek merak etmeyin, sabır en büyük erdemdir :)
Malum bayram tatili bu sene hafta içine oturmadığından 4 gün ile idare etmek zorunda kaldık. Hiç aklımızda yokken çok yakın bir arkadaşım "biz İzmir' e gideceğiz, 1-2 gün kalmayı planlıyoruz, haydi siz de gelsenize" şeklinde bir teklifle gelince, kalbi kırılmasın! diye e iyi bari diyerek yancı modeli yazıldık.
Neredeyse bütün İstanbul-İzmir yolunun çift şerit haline gelmesi artık karayolu gidişini çok rahatlattı. Susurluk Outlet' e kadar geniş geniş gelip, birer tost atıp, üstüne de Starbucks kahveyi yuvarlayıp mola sonrası yola koyulduğunuzda 5.5 saat sonra ver elini İzmir. Bu arada çift şeritli gidiş gelişe duble yol deniyor ya, şu duble yol lafına da hastayım, rakı içer gibi ne demekse..Manisa' dan İzmir' e giden orman içi yolun bitiminde, tepeden İzmir gözlerinizin önüne yayıldığında, insanın içinde bir ferahlık hissi oluyor. Tepeden aşağıya doğru inerken yine bu İzmir tam yaşanacak şehir diye düşündüm. Hava her zamanki gibi yaz bitmesine rağmen son derece sıcaktı, gece boyu yolda olduğumuzdan aynen yatışa geçip dinlendik. Tabi bazı uykusuz arkadaşlarımız biz uyurken gene attı kendini sokağa o ayrı :) Günü İzmir' de sürterek geçirdikten sonra ertesi gün sabah kalkıp kahvaltıya Çeşme' ye yollandık.
Hıncal' ın favori mekanlarından Çeşme' ye gelmeden Zeytinler beldesindeki Hanedan isimli denemeye karar verdik. Aslında yol kenarında tam bir yol üstü esnaf lokantası görünümünde. Fakat otoparktaki araba kalabalığından ve arabaların markalarından meşhur bir yer olduğu anlaşılıyor. Hıncal yine haklı çıktı, gerçekten güzel bir kahvaltı yaptık, lavaşlar ve çiğ börek enfesti, mutlaka deneyin derim. Fiyatlar şaka gibi, İstanbul' da çok üst düzey diye geçinip, saçma sapan hesaplar ödemek zorunda bırakan yerlere, sıradan hatta standart altı kahvaltılara verdiğim paralara bir kez daha acıdım. Hanedan' a gitmek için, Çeşme otobanında giderken Çeşme' ye varmadan önce Zeytinler' den çıkınca gişelerden sonra sola dönün, 200 metre sonra solda göreceksiniz.
Kahvaltı sonrası 7800 Otel' e gitmeye karar verdik. Otele gelip arabadan indiğimizde şiddetli bir rüzgar bizi karşıladı. Ama hava çok güzel, ilk kez geldiğimiz otel de çok hoşumuza gitti. Yukarıda resmi görünen otel modern bir dekorasyon ile inşa edilmiş. Odaları görmedik fakat yaşam alanları, restoran ve bar kısmı ile çimlerin üzeri güneşlenme bölgesi, kumsal ve iskele oldukça şık olmuş. Resimde görünen havuz 36 derece termal su. Bir mekana gittiğimde en çok dikkat ettiğim yerlerden olan tuvaletler bile son derece güzel dekore edilmiş. Hemen paparrazziliğe başlayalım, otel sahipleri Gökhan Çarmıklı ve Siren Ertan bir köşede arkadaşlarıyla oturuyorlardı, GS yöneticisi Haldun Üstünel erkek arkadaşlarıyla güneşleniyordu. Biz de çimlerin üzerindeki şezlonglara güneşlenmek üzere attık kendimizi..
Aşırı rüzgar hava sıcaklığı yüzünden beni çok rahatsız etmedi, bütün gün güneşlendim diyebilirim, fakat arkadaşımız olan "dede" her zamanki gibi üşüdü :) Özellikle ben denize giriyorum dediğimde surat ifadesini görmeliydiniz :) Biz denize doğru giderken arkamızdan bu havada denize mi girilir, manyaksınız siz, zatürre olacaksınız vb. bilimum caydırıcı cümleleri kullanmaya devam ediyordu :) Dede bizi şaşkın gözlerle izlerken kendimizi suya attık zaten..Sezonun kapanışını yaparken nefis denizden çıkmak istemedim, 40 dk. kadar kiteboard yapanları izleyerek dalgalı denizde yatış yaptım.
Gün boyu 7800 de vakit geçirdikten sonra beraber geldiğimiz arkadaşımızın bir kız arkadaşı da Çeşme' deymiş, onlarla buluşmak üzere Çeşme' ye geçtik, bu arada benim karnım da acıktığından bir an önce Alaçatı' ya yemek için çökmenin peşindeyim haliyle. Yemek öncesi yeni tanıştığımız hanımefendi bizi nezaketle evine davet etti, ben çok aç olduğumdan önce yemek sonrası uğrayalım dedim ama evim Alaçatı' da, yürüyüş yolunun hemen arka sokağı diyince kıramayıp uğramaya karar verdik. Alaçatı' nın o dar arka sokaklarından arabayla girip, labirent gibi dolandıktan sonra eve ulaştık. Dışarıdan pek anlaşılmıyor fakat geniş kapıdan içeri girdiğinizde kısa süreli bir şaşkınlık ve sonrasında etkileyici bir görüntü karşınıza çıkıyor. Avlu benzeri bir genişlik, hemen sağ taraftaki minyatür havuz ile çok şirin olmuş. Endüstriyel tasarımcı olan ev sahibi hanım, her kadının içinde olan dekorasyon uzmanlığını da birleştirerek eskiden bildiğiniz ahır olan evi sıfırdan yaratmış. Yurtdışı seyahatlerinden topladığı değişik aksesuarlarla, dekorasyon malzemeleri ve materyallerle bir harman yapmış, sonuç çok değişik ve güzel olmuş. Yüksek tavanlar, büyük pencereler, ilginç mobilya detaylarıyla birleşmiş, modern bir salon görüntüsünden çıkıp bir odaya girdiğinizde yüksek ve tek parça şilteler sizi karşılıyor, eskiden anneanne ve babaanne evlerindeki yüklük kokusu burnunuza çarpıyor, insanın bir anda aklına çocukluk günleri geliyor, kendini şilteye atıp hoplayıp zıplayası geliyor. Üst katta büyük bir teras var ve House Cafe' lerdeki büyük masa modeli bir masa, ortam tam kalabalık grupla mangallık. Üst kattan merdivenle aşağı iniş ise yine bir şaşkınlığa sebep oluyor, hamam benzeri bir banyoya giriyorsunuz. Yıkanılan yerdeki mermer eskitilmiş görünümlü, duş perdesi ise sanki çuval..Bu değişik banyodan çıkınca ise yine avluya varıyorsunuz, kısa süreli bir şaşkınlık daha. Bu arada bir detay vereyim, avlunun üst duvarına çerçeve içinde bu taş evin yapımında kullanılan taşları kıran ustanın kullandığı çekiç asılmış. Evi "aaaa" sesleri eşliğinde dolaştıktan sonra müsade isteyerek yemeğe yollandık. Evden çıkıp binbir türlü ünlüyü görebileceğiniz sağlı sollu restoranların yer aldığı Alaçatı yürüyüş sokağına gelmek 15 saniye sürüyor, lokasyon gerçekten harika.
Sezon sonu olmasına rağmen bayram sebebiyle Alaçatı çok kalabalıktı, özellikle saat akşam 10 sularında hınca hınç oldu diyebilirim. Tuval' in olduğu bölgeden omuz omuza sürtünerek geçiliyordu. Senenin favorisi El Beso da, damak tadına çok güvendiğim bir arkadaşımın yine onun gibi gurme olan abisi tarafından övgüyle söz edilen rakılı dondurmayı denedim. Sonuç harika, mutlaka denemenizi isterim, hayal edilemeyecek kadar değişik ve güzel bir lezzet. İmkan olsa birkaç kilo alıp eve getirecektim, o derece güzel..Bu arada Paparrazziliğe devam, Haldun Üstünel ve kalabalık grubu El Beso da yemekte, Burcu Esmersoy yeni manitasıyla turluyor :)
Dondurmadan sonra kahveler bölgesinde oturup birşeyler içtik, sonra yine yemek öncesi evini ziyaret ettiğimiz hanım arkadaşımızla buluşup, onun tavsiyesi üzerine Nar isimli bir mekana gittik. Gitiğimizde boş olan mekan birdenbire kalabalıklaştı ve yine tanıdık simalar gözüktü, Kaan Urgancıoğlu arkadaş grubuyla bir köşede, Haldun Üstünel yine sahnede. Bu adam da bizi mi takip ediyor ne :)
En son Ağustos sonunda kendi aramızda bu sene ilk kez Çeşme' ye gitmedik diye konuşurken, yaz bitimi Eylül ortasında kendimizi yine çeşmede bulmamız seyahat dönüşü arabada esas konumuzdu. Ne yapıp edip yine Çeşme ye çöktük ya, artık ben daha ne diyeyim..Çeşme ertesi hemen bir gün sonra ise istikamet aynen Uzakdoğu, canım karım çektiğimiz resimlerin tümünü silmek suretiyle yok etti ama olsun, neyse ki cep telefonuyla da bir kaç kare çekmiştim..
HK ve Çin günleri azzzzz sonnnraaaaa :)

3 Eylül 2009 Perşembe

İlginç Bir Tasarım "A"

Montenegro keşfine çıktığımızda Kotor' a gitmek üzere etkileyici manzaralı körfezi arabayla dönerken, demirlemiş duran garip ama etkileyici motor yatı gördüğümde bu teknenin tasarımı ne kadar değişik olmuş, acaba kimin diye düşündüm kendi kendime. Bir kere gerçekten aşırı büyüktü ve tipiyle hakikaten çok dikkat çekiciydi. Gerçi bizim ekip benim kadar ilgilenmedi, acaba bana mı bu kadar etkileyici geldi onu da çözemedim ya neyse :) Hemen fotoğraf makineme sarılıp resimlerini çekmeye başlayınca bizimki klasik eleştirisini yapıştırmakta gecikmedi; öööfff yine gemi mi çekiyorsun!!! Haliyle hareket halindeki arabadan net resimler çekmeyi başaramadım ve mutsuz bir şekilde yolumuza devam ettik. Fakat ertesi gün ne oldu dersiniz? Sabah otelden çıkıp denize gitmek üzere merkeze indik ve bir de ne göreyim, aynı motor yat Dubrovnik Old Town açıklarında demirlemiş bana bakıyordu :) Büyüklüğü açısından bir fikriniz olsun diye yukarıdaki resmi özellikle seçtim, devasa cruise gemisi yanında nasıl da iri duruyor görüyorsunuz. Hemen arkadaki gezi teknesi ise onların yanında cüce gibi kalıyor..
Bu ilginç teknenin resimlerini çekerken bir yandan kimin olduğunu, diğer yandan da böyle ilginç bir tasarımın hangi zekanın ürünü olduğunu düşünüp duruyordum. Tam o sırada arka tarafındaki dümdüz yer yukarı doğru ağır ağır kalkmaya başladı ve içinden tekne sahipleri olduğunu tahmin ettiğim tipler jet skilere atlayıp turlamaya başladılar. Ben heyecanla bakın arkası açıldı diye telaşla tekneyi gösteriyordum ama bizim ekip yine "hıı evet" diyip manyak mı ne, tekne işte ne olacak bakışlarını bir kez daha yollayınca bende pısıp eh haydi denize gidelim bari diyerek oradan yollandım..
Akşam saatlerinde yine Old Town a yemek için inerken bu defa yine aynı teknenin gece halini görünce bu sefer ben sesimi çıkarmadım ama bizimkiler de etkilendi yaşasın :) Teknenin alt tarafından denize vuran parlament mavisi kuvvetli ışıklar o kadar güzeldi ki, paranın gücünü gece daha da fazla hissettiriyordu. Hemen yanında duran cruise gemisinin normalde sizi etkileyecek ışıklı hali, bu garip teknenin ışıltısı yanında sönük ve eski kalıyordu..
Akşam otele döndüğümüzde bilgisayarın yanından geçerken bizim Milo' nun kızının bıraktığı sayfa ekranında yine o tekneyi görünce açıkçası afalladım. Durup inceleyeyim dedim ama henüz Hırvatça' yı çözebilmiş değilim :) Fakat sitenin yapısından anladığım kadarıyla bir magazin internet sitesiydi ve tekne de ünlü birine aitti..
Ülkeye döndükten birkaç gün sonra yine tekne karşımdaydı; Habertürk gazetesinin Pazar ekinde dünyanın en büyük 10 teknesi konu yapılmış ve bizimki de 5 numarada yerini almıştı. Burada yer alan bilgileri yutup hemen nete yumuldum ve kısa bir araştırmadan sonra bu ilginç tekne hakkındaki bilgilere ulaştım. Teknenin ismi "A". Önce tasarımdan bahsedeyim, dünyaca ünlü meşhur tasarımcı Philippe Starck tarafından dizayn edilmiş. Teknenin iç tasarımı bilinmiyor. Yakın bir zamana kadar sahibi de bilinmiyormuş fakat şu anda biliniyor, banka ve finans sektörü ile birlikte enerji işi de yapan bir Rus, ismi Andrei Melnichenko. Adam 36 yaşında, yani benden sadece 1 (yazıyla bir) yaş büyük ve 120 metre uzunluğunda bir teknesi var..Kardeşim bu para nereden geliyor diye sormazlar mı adama aloooo :)
Neyse biz tekneye dönelim de moralimizi bozmayalım :) Bu ilginç alet 6000 beygirlik 2 adet MAN motoru ile toplam 12000 beygir gücüne sahip ve bu motorları sayesinde maksimum 23 knot hıza ulaşabiliyor. Peki bu hızı kaç litre yakıt harcayarak yapıyor derseniz, sıkı durun; 757000 litrelik dizel yakıt deposu var. Rakamda yanlışlık yok, akıllı olun hizaya gelin arkadaşlar..23 knot hız ile menzili 4500 deniz mili, eğer seyir hızı olan 19.5 knot ile yol alırsa 6500 deniz mili menzili var. Sahibine ait bir suit ve 6 adet ziyaretçi kamarası bulunuyor, toplamda 14 kişiyi ağırlayabiliyor. Ön tarafında bir helikopter iniş alanı, teknede yer alanlar için kullanılacak 3 ayrı havuz ve büyük bir ana salon bulunuyor. Atatürk' ün teknesi Savarona' yı da imal eden Alman Blohm&Voss tersanesi tarafından üretilmiş. Üretim safhası sahibinin isteğinden olsa gerek büyük bir gizlilik içerisinde sürmüş. Son ana kadar koca tekneden kimsenin haberi yokmuş, neden sonra tersane yanında sadece tepe kısmı yapım halinde fakat denize indirilmiş durumda bir casus fotoğrafı yakalanmış ve piyasada konuşulmaya başlanmış. Tabi piyasa dediğime bakmayın, çekilen casus resim sadece motor yatlar ile ilgilenenlerin takip ettiği internet sitelerinde yer almış, dolayısıyla bizim olaylardan bir haberiz :) Hatta öyle gizli tutmuşlar ki o zamanlar ismi yerine tekne için ProjectSF99/Sigma kullanılıyormuş.
Tekne daha çok yeni, 2008 in Temmuz ayında Almanya' dan tersaneden ayrılmış, netteki takipçilerinden edindiğim bilgilere göre Baltık sahillerinde kısa bir dolaşmadan sonra Mallorca yapmış arkadaş. İspanya sahil şeridinde birkaç hafta vakit geçirdikten sonra ver elini Güney Fransa. Burada sırasıyla Cote D' Azur, Nice, Cannes, St. Jean Cap Ferrat ve Monaco ziyaretleri ardından Malta' ya geçmiş. Malta sonrası üretildiği yer olan Almanya' daki Blohm&Voss tersanesine geri dönen tekne, Nisan ayında buradan ayrılmış. Arada nerelerde olduğu belirsiz fakat Ağustos ayında aynen bizim gördüğümüz şekilde önce Montenegro sonra da Dubrovnik' te bulunmuş, geçen hafta da Fethiye' de demirliydi. Şu anda nerede olduğu yine belirsiz..
Merak edenler için söyleyeyim, ismi şuradan geliyor; "A" harfinin soldaki çizgisini normal, sağdaki çizgisini dimdik yani 90 derece açı yapacak şekilde çizip yazdığınızda teknenin gövdesinden yukarı çıkan yapı ile benzeştiğini göreceksiniz.
İnternette birçok sitede dünyanın en çirkin teknesi olarak yer alıyor. Çirkin mi bana göre tartışılır fakat klasik tekne mantığının ve tasarımının tamamen dışında, diğerlerinden çok çok farklı, alışılmadık bir dizayna sahip. Kesinlikle çok etkileyici gözüküyor. Hele gece ışıklı hali on numara beş yıldız..
Daha farklı resimlerini görmek ve ayrıntı bilgi almak isterseniz aşağıdaki linklere göz atabilirsiniz. Tabi ne işim olur da diyebilirsiniz, saygı duyuyorum :)

http://www.superyachttimes.com/yachts/details/76

http://www.powerandmotoryacht.com/megayachts/megayacht-a-2008/