Bu Blogda Ara

20 Nisan 2010 Salı

Azgın Aygırın Yaptıkları


Son günlerde herkes birbirine anlatıyor, televizyonlar ve radyolarda bütün programlar, bütün spikerler bu konudan bahsediyor. Sahibi belli olmayan azgın aygır tutulmakta olduğu yerdeki çitleri kırarak yan taraftaki at çiftliğinde 5 ayrı kısrak ve üstüne bir de eşekle çiftleşiyor :)
CnnTurk te program yapmakta olan Cüneyt Özdemir, at çiftliğinin sahibini canlı yayına alıyor ve soruları sormaya başlıyor, izlerken gülmekten yere düştüm, gözümden yaş geldi :) Zaten Cüneyt Özdemir' de kendini tutamayıp gülme krizine giriyor :)
Fazla uzatmadan video yu izlemeye davet ediyorum, aşağıdaki linki tıklayın:

http://video.milliyet.com.tr/Magdur-atin-sahibi-kopardi_1_37590.htm?auto=1

8 Nisan 2010 Perşembe

Wagyu


Tamam canım, size Uzakdoğu' dan haberleri de verecektim, unutmadım merak etmeyin! Haydi size güzel bir steak restoranı tavsiye edeyim de yolunuz Hong Kong' a düşerse kulaklarımı çınlatırsınız artık :) Hong Kong' ta geçirdiğimiz süre boyunca buraların piri olan arkadaşımızdan aldığımız tavsiyeler doğrultusunda, Wagyu adlı meşhur Avustralya steak restoranına gitmeye karar verdik. Piri derken yanlış anlaşılmasın, şaka değil gerçekten buraları esir almış bir arkadaştan söz ediyorum. Öyle ki bir bara gidip şişe açtırıp, bitiremediği şişenin üzerine ismini yazdırıp, ertesi gün tekrar içmek üzere bara kaldırtıyor kendileri. Arkadaşımız "Hacı inan böyle eti Amerika' daki steak restoranlarında bile zor yersin, mutlaka dene ama rezervasyon yaptırmayı unutma" demişti. Kendileri dünyanın hemen hemen her ülkesine ziyarette bulunduğundan, yeme içme konusuna da meraklı olduğundan tavsiyelerini dikkate alırım mutlaka.
Bu arada bizde laf dinleriz haliyle, önce rezervasyonumuzu yaptırdık, sonra da yola koyulduk. Hong Kong' u bilmeyenler için kısaca tarif etmek gerekirse; gece hayatının kalbi meşhur Lan Kwai Fong bölgesindeki yokuş aşağı sokak üzerinde bulunan Cavern adlı barı geçince soldan yukarı doğru çıkan merdivenlerden üst sokağa geçiyorsunuz ve tam Lan Kwai Fong otelin önüne çıkıyorsunuz. Fakat burada şöyle bir handikap var, otelin tepesinde yer alan açık hava restoran/barı Azure' nin kızları broşür verme bahanesiyle kolunuza kelepçeyi takıp başlıyor anlatmaya. Bizim rezervasyon var, gitmemiz lazım şeklindeki kaçış planlarınıza, iptal edin gelin bu akşam bizi deneyin, ilk içkiniz bedava, organik bilmem ne suyumuzu mutlaka denemelisiniz gibi karşı ataklarla cevap veriyorlar. Sonunda yemek sonrası ziyaret sözü vererek kızımızdan kurtulup uzadık.
Restoranın önüne park etmiş üstü açık Aston Martin ve Maybach (ki kendileri 1 milyon Euro fiyatla satılır!) marka arabaları gördüğümüzde Allah nereye geldik olduk..Cephesi yaklaşık 12-13 metre olan dükkanın sol tarafında cephenin yarısına kadar uzanan bar yer alıyor. Önündeki sandalyelerde ve dükkanın hemen önündeki kaldırıma attığı bar masalarında, içkilerini yudumlayan iyi giyimli Avrupalılar da hemen dikkat çekiyor. İnsanların arasından geçerek bizi karşılayan hostes kıza rezervasyonumuz olduğunu söyledik, son derece nazik bir tavırla bizi masamıza aldı ve aperatif almak isteyip istemediğimizi sordu. Mekanın dekorasyonu ahşap ağırlıklı ve çok sıcak döşenmiş, ortam oldukça loş, aydınlatma resimde görüldüğü gibi hiç değil, hatta biraz karanlık bile denebilir. Müzik ne çok yüksek ne çok alçak, kararında. İçeride bir tane bile çekik yoktu biz girdiğimizde, tamamı Avrupalı, sanki çekiklere kapalı bu mekan. Sonra nedense yan masamıza gelen grubun içinde bir çekik kız geldi ama aksanı Amerikalı gibiydi, sanırım ağırlıkla yabancıların tercih ettiği bir yer.
Garsonumuz da hostes kız gibi son derece nazik ve işine hakim bir Filipinliydi, önerileri, açıklamaları tam olması gerektiği gibiydi. Son günlerde sürekli yediğimiz fast food yiyeceklerin ardından bu menü oldukça iyi geldi diyebilirim. Abartmamak için kendime 300 gr lık orta pişmiş bir steak söyledim, eşim de kendisine Special Wagyu Burger istedi.
Yemeklerimizi beklerken getirilen otlu tereyağ, sızma zeytinyağı ve enfes ekmekleri mideye indirdik. Bu sırada menüyü inceledim ve yazdığına göre burada satılan etlerin tamamı Avustralya' da kendi çiftliklerinde yetiştirdikleri sığırlardan elde ediliyor ve getirtiliyormuş. Menüyü inceleyene kadar buranın sadece bir steak restoranı olduğunu zannediyordum fakat neredeyse et seçenekleri kadar deniz ürünü seçenekleri de mevcut, yani et yemek istemeyen deniz ürününe kayabilir.
Sonunda yemeklerimiz de geldi, istediğim et tam kıvamında pişmişti, altında bulunan karamelize edilmiş soğan ve mantar ile yan tat olarak istediğim sarımsaklı ıspanak son derece lezizdi.
Eşimin steak burgeri de gerçekten oldukça lezzetliydi, her iki menü de Amerikan restoranlarına benzer şekilde oldukça büyük ve doyurucu gelmişti. Tabi hemen bize tavsiyeyi yapan arkadaşa mesajı patlattım ve tavsiyesi için teşekkür ettim.
Bu arada Ayhan Sicimoğlu deyimiyle bu yan tat işinin hastasıyım. İlk defa 3 sene evel Mikla' da keşfettiğim bu uygulama ile yemek yanına sevdiğiniz, ağız tadınıza uygun olabilecek çeşit çeşit meze porsiyonunda seçeneklerle, tabiri caizse ana yemeğinize yancı alıyorsunuz.
Yemeğin yanında ben şarap sevmediğimden fıçı Guiness bira söyledim, eşimde klasik olarak diet kola buzlu, ama Avustralya ağırlıklı olmak üzere hatırı sayılır sayıda şarap seçeneğine sahip şarap menüsü de mevcut.
Tatlı olarak ortaya New York Style Cheesecake söyledik, buda son derece lezzetli çıktı. Yolunuz Hong Kong' a düşerse Wagyu' yu mutlaka denemenizi şiddetle tavsiye ederim, süpriz yaşamadan, çok çok lezzetli etleri götürürsünüz, garanti veriyorum. Fiyat olarak Hong Kong standartlarında ortalama diyebiliriz, 110 USD civarında bir ödeme yaptık, ama biz şarap içmedik, şarap içme durumunuza göre hesap yukarı doğru ivme kazanacaktır.
Aslında çıkışta yemek öncesi yakalanıp esir düştüğümüz Azure kızına söz vermiştik, fakat öyle bir doyduk ki 2 saat oturup, leziz etlerle tıka basa doyduktan sonra üzerine yine 2 saat oturup Hong Kong manzarası seyretmek cazip gelmedi ve bahar havasında Lan Kwai Fong sokaklarında yürüyüşü tercih ettik. Çıkarken kapıda bu sefer üstü açık Ferrari F430 ve Rolls Royce vardı, sanırım bu abuk sabuk pahalı arabalar Hong Kong da bedava dağıtılıyor, 3 saatte bu kadar üst düzey araba görmek bünyeye iyi gelmiyor :)
Azure' ye sözümüz olsun, bir dahaki sefere deneyeceğiz artık..

Rezervasyon için;
Wagyu Hong Kong, Telefon: 0852 2525 8805

24 Mart 2010 Çarşamba

Yeşilköy' de Balıkçı


Şimdi "Yeşilköy' de Balıkçı" başlığını görünce hemen atlamayın, Balıkçı Yüksel benzeri, bütçede acı verecek hesaplar ödemenize yol açacak yerlerden birinin tanıtımını yapmayacağım. Uzakdoğu seyahati dönüşü buluştuğum arkadaşım sayesinde öğrendiğim, tahmin bile edemeyeceğiniz bir yere konuşlanmış balıkçıyı öğreteceğim size. Sakin olun, Uzakdoğu' dan da haberler yolda, sırayla herşey!
Eski Bakırköy' lüler ve Yeşilköy' lüler mutlaka biliyordur burayı, marinanın sonunda çekek yeri denilen, teknelerin bakıma alındığı bölümün en sonunda, gözlerden uzak küçücük bir dükkan. Yol boyunca sağ tarafta tekne bakımında kullanılan alet, edevatların depolandığı dükkan benzeri yerler, soyunma kabini olduğunu tahmin ettiğim yan yana dizili kilitli kapılar, duvara asılı televizyonu izleyen saçı sakalı birbirine karışmış, küçük elektrikli sobanın başında eski püskü masa başına oturmuş tipler ve dandik bir tuvalet önünden geçerek adeta korku filmi setinde dolanır gibi bir ortamda yürüyorsunuz. Az sonra karanlık köşelerden birinden Michael Jackson Thriller klibinden bir yaratık fırlayacak sanki!
Bununla birlikte bu izbe görünümle taban tabana zıt olacak şekilde bakıma alınan tekneler arasına park edilmiş Range Rover ve bir sonraki boşlukta park etmiş A4 yolun sonunda bir sürprizin olduğunun habercisi adeta..
Önüne kadar geldiğinizde dahi buranın restoran olduğunu anlayamayabilirsiniz, dikkat edin, öylesine sıradan ve salaş ki..Fakat merak etmeyin, orada bir restoran yer alıyor ve siz önüne geldiğinizde kapısı açılacak, garson Mahsun sizi içeri buyur edecektir. Mahsun buranın hem komisi, hem garsonu, hem şefi. İçerisi toplam 10 masalık bir alan, loş ışıklı, tam zula tabir edilen bir yer. Müşteri kitlesi genelde müdavimlerden oluşuyor. Bir de metresini alanlarla, kaçamak yapıp ortalarda görünmek istemeyenler doldurmuş dükkanı..
Balık ağları ve denizle ilgili aksesuarlarla donatılmış tavan ve duvarlardan dekorasyon yapılmış, basit sandalye ve masalar üzerinde kareli kumaş örtüler konmuş. Benim gibi salaş ortamlardan hoşlanan biri iseniz tam size göre. Sigara yasağı henüz buraya uğramamış, bütün gece sigara içen herkes gibi biz de purolarımızı tüttürdük geniş geniş..Merak etmeyin üstünüz başınız kokmuyor, şaşırtıcı bir şekilde mekanın içi de dumanaltı değil.
Yemeklere gelirsek, bu salaş yerden beklenmeyecek şekilde geniş bir meze ve zeytinyağlı seçeneği var; Kereviz, enginar, pırasa, taze fasulye hazırda, beyaz peynir zaten default geliyor :) Ayrıca cevizli kereviz salatası, acılı ezme, sarımsaklı havuç ve yoğurt karışımı, yoğurtlu semizotu, pancar ve salata çeşitleri. Son derece yeterli bu çeşitleme. Zaten böyle bir yerde rakının yanına insan başka ne arar ki? Ara sıcak olarak kalamar ızgara ve güveçte karides, ardından da balıklar. Balık o gün ne alındıysa o, sorun Mahsun size sayacaktır. Ekmek tam ortada bulunan soba üzerinde kızarıp geliyor.
Biz ortaya 5 çeşit zeytinyağlı ve meze ile roka salatası söyledik, ardından kalamar ve güveçte karidesle devam ettik, sonra da ortaya barbun istedik. Bir ufak rakıyı boğduk, meyve ve güveçte helva ile kapanışı yaptık. Sonra da bir güzel puroları yakıp türk kahvesiyle keyif yaptık. Fiyat olarak bu salaşlıktan beklenecek kadar ucuz değil, mutlaka aynı fiyata ortalama bir restoranda aynı şeyleri yiyebilirdik. Bununla birlikte yeni bir yer keşfetmiş olmanın verdiği haz üstüne ortamın salaş ve sanki başka boyuta geçmiş hissi yaratması sebebiyle ben şahsen çok keyif aldım. Beni buraya getiren arkadaşım havaların ısınmasıyla birlikte dışarıya masaların atıldığını ve akşamüstü bu masalara oturup rakı içmenin çok daha fazla keyifli olduğunu söyledi, yaz gelsin onu da deneyeceğiz..
Mekanı Mahsun ile birlikte kapattık desem yalan olmaz, adam bizi bekledi resmen! Çıkışta soğuk havayı suratımıza yiyince şöyle bir titreyip kendimize geldik. Şiddetle tavsiye ederim, mekanın sıcaklığı sizi sarıyor. Gitmeden mutlaka Mahsun' u arayıp rezervasyon yaptırın, zira 10 tane masanın tam da yemek saatleri sırasında boş olması uzak bir ihtimal. Biz şansımızı deneyelim dedik ama nafile, masa boşalması için yolun başındaki lokalde 20 dk. tavla oynamak zorunda kaldık..
Mekanın bir ismi yok, çekek yerindeki balıkçı diyebiliriz, rezervasyon için Mahsun cep: 0536 526 61 55

8 Mart 2010 Pazartesi

Dönerci Şahin Usta


Uzun zamandır semt lezzetlerinden bahsetmiyordum. Giderayak burayı yazmış olayım, çünkü tadı damağımda kaldı; Bilenler, yazacak burayı mı buldun diyenler de olacaktır mutlaka ama yine de es geçemeyeceğim. Nuruosmaniye' de bulunan Dönerci Şahin Usta son zamanlarda yediğim en lezzetli döneri satıyor. Tırnak pide denilen sıcacık kebapçı pidelerinin içine yerleştirdiği leziz döneriyle bu çevrede 1969 yılından beri bir fenomen olmuş durumda. Yaklaşık 3 metre derinlik, 1.5 metre eni olan hap kadar dükanın içinde bir dönerci ustası, bir kasacı, bir de sipariş alıcı amca yer alıyor. Oturacak yer hak getire, içeri girdiğinizde hareket edecek yer yok. Önünde durup siparişinizi veriyorsunuz, döner dışında bir alternatif bulunmuyor zaten. Siz sadece pide mi çeyrek mi, yarım mı ona karar verin, içine konacak dönerin bir mi, bir buçuk mu, duble mi olacağını seçin, soğan ve domates eklenip eklenmeyeceğini düşünürken zaten siparişiniz hazırlanmış oluyor bile! Yanında harika bir açık ayranla nefis döneri mideye indirin.
Dediklerine göre öğlen 12 de geldiğinizde ciddi bir sırayı beklemeyi göze almak gerekiyormuş, 3 gibi de döner bitermiş. Ben öğlen 2 civarında gittim, sıra beklemedim, ama çok sık gelip giden oldu ve döner yeni takılmış haline göre yarı yarıya inceydi.
Yolu Nuruosmaniye tarafına düşecek olanlar mutlaka denemeli, pişman olmazsınız, arkadaşlarınıza tavsiye edecek bir dönerciniz olur. Kapalıçarşı Nuruosmaniye kapısının önünden sağa dönün, yolu bitirin, sağ döner dönmez sol tarafta bu minicik dükkanı zaten göreceksiniz. Kapalıçarşı' yı bilenler için Kılıççılar Kapısı' nın olduğu yerden sağa dönünce solda da diyebiliriz. Afiyet olsun :)
Açık adres: Nuruosmaniye Kılıççılar Sokak No:7 Tel: 0212 526 52 97

4 Mart 2010 Perşembe

A46 Partisi

Farzedin ki Alem, OK!, Şamdan benzeri bir dergi okuyorsunuz, ortam öyle ki kafanızı nereye çevirseniz etrafta görünen tipler bu dergilerde sürekli rastlanan kişiler. Geçtiğimiz Cuma akşamı düzenlenen A46 nın 10. kuruluş yıldönümü partisinden bahsediyorum. Bilmeyenler için hatırlatma yapalım, A46 bir firma ve 3 ortaktan oluşuyor; Tuvana Büyükçınar, eşi Selim Demir ve Arda Can. Butiklerinde 15 TL maliyeti olan üzeri taşlı atletleri 250 TL ye sosyetik ekibe satıyorlar, zavallılar indirimde 110 TL ye aldık diye seviniyor! Ayrıca davet ve düğün organizasyonu yapıyorlar, bunun yanında Tuvanam markasıyla çıkan bir de bayan giyim koleksiyonları bulunuyor.
Tesadüfi bir şekilde bir arkadaşımızın vasıtasıyla haberimiz oldu ve sağolsun hemen davetli listesine isimlerimizi de yazdırdı. Biz önceden haberli olduğumuzdan yanımızda parti için yedek kıyafet getirmiştik, çantamızdan kıyafetleri çıkarmaya başladığımızda yanımızdaki arkadaşların yüzünü görmeliydiniz!! Resmen afalladılar ve şok oldular :)
Arkadaşlarımızı şaşkın bakışlarıyla başbaşa bırakarak üstümüzü değiştirdikten sonra Esma Sultan Yalısı' na yollandık. Tam girişte siyah bir A8 yanaştı ve içinden Batu Aksoy-Neslişah indi, flaşlar patlamaya başladı, Allah dedim nereye geldik. Düşündüm de hayat boyu fotoğraf makineleriyle yaşamak zor olsa gerek, ünlü olmak pek de imrenilesi bir durum değil gibi..Siyah giyimli adamları geçip, ki bodyguard lar oluyor kendileri, içeriye girdiğimizde davetli listesiyle girilen her partide yaşanan problemler yine başroldeydi; davetli listesinde adı olmayanlar içeri girme peşinde, sorumlu arkadaşlar iş büyümeden nasıl temizce başımızdan savarız diye baymış halde laf anlatmaya çalışıyorlar. Anladığımı kadarıyla bu davetli listesi işinde çok da esnek değiller çünkü gerçekten de almadıkları ve geri döndürülenler oldu. Hatta gençler listeden isimlere bakarken benim ismimi bulup arkadaşımın ismini aramaya başladığında "inşallah listede isminiz vardır" sözcükleri ağzından döküldü, potansiyel bir tartışma başlaması olasılığını ortadan kaldırmak istercesine..Ben şaşkınlıkla "ne yani benim ismim var ve yanımdaki arkadaşın ismi yok, içeri almayacakmısınız?" diye dalga geçer gibi sordum ama gayet üzgün ve ciddi bir şekilde "malesef alamayacağız" cevabı geldi. İşin şakası yok yahu!
Neyse ki hepimizin ismini listede bulduk da sorunsuzca içeri girdik. Merdivenden yukarı çıktığınızda büyük bir pano önünde duran bacak boyu benim boyuma yakın hostes arkadaşlar hoşgeldiniz beş gittiniz faslına başlıyor. Yanlarından içeri geçip etrafa bakınmaya başladık. En başta söylediğimin eksiği var fazlası yok, kimi ararsanız burada. Piştiler üst üste patlıyor!
Sergen ve yancıları yan locada oturmakta, bu adamlar ben kendimi bildim bileli her yerde karşıma çıkarlar; Gökhan İleri, Cenk Kangöz, Murat Cevahir ve Sergen. Tabi ki yanlarında sürekli değişen kızlar grubuyla..Sergen' in yeni sevgilisi ise Önder Bekensır' ın ex' i kızımız Irmak Atuk. Tabi aynen pişti patlıyor, mekana Önder ve yeni eşi Demet Akalın geliyor, yanlarında sosyetik güzelimiz Selim İmer..Şaşırmamak lazım, A46 dan Tuvana Büyükçınar Demet Akalın' ın gelinliğini hazırlamıştı. Ardından Demet Akalın' ın ex' i Emir Tamer yanında nişanlısıyla giriş yapıyor, alın size bir pişti daha patladı :) Bu arada Selim İmer gerçekte son derece kısa boyluymuş, bir karış topukluya rağmen o boydaysa..Ebru Akel Abdullah Oğuz' la geliyor, hemen arkasından ex' i Can Ateş sevgilisi Selin Ortaç ile giriş yapıyor, buyrun size bir pişti daha :)
Irmak Ünal sevgilisine bir köşede strip dansı yaparken Ralf Tezman ve Selin Kardıçalı giriyor. Ardından Venge Restoran veliahtı İzzet Antebi ve eşi Didem Sarı kalabalıktaki yerini alıyor. Hemen önümüzde yeni nesil hızlılardan Sinan Çetin' in oğlu Rüzgar arkadaşlarıyla takılmacada. Naz Elmas bir tarafta, eski mankenlerden Ömer Seval ve Berke Hürcan' da burada. Neyse bu kadar paparrazzilik yeter değil mi :)
Dekorasyon gerçekten son derece başarılı olmuş, tepede Al Pacino' nın efsanevi filmi Scarface' ten sahneler anımsatan üzeri ışıklı yazılı disko topu, ışıltılar, şıkırtılar, müzik sadece yabancı olmasına rağmen bana çok hitap ediyor, güzel seçimler yapmış dj.
O kalabalıkta karşı tarafımdaki barın önünde karmakarışık saçlı, kara sarı tenli, yabancı olduğu belli kamilin teki abartılı hareketlerle etrafındakilerle şakalaşıyor, içkileri arka arkaya yuvarlıyor, bende içimden ne tipler var diye söyleniyorum. Bu kamil birden bire nerden çıktığı belli olmayan bir mikrofonu aldı ve hoşgeldiniz İstanbul hazır mıyız benzeri laflar etmeye başladı. Ne oluyoruz yahu demeye kalmadan sahne ışıkları yandı, kamil efendi geçti baterinin başına müzik eşliğinde güzel güzel çalmaya başladı!Ben aynen şok tabi..
Yanımdaki arkadaşlarımdan biri uyardı, meğerse bu kamil Ravi Drums isimli çok meşhur bir performans dj imiş, dünyanın her yerinde sanatını! icra edermiş. Ama hakkını vermek lazım, adam iyi bateri çalıyor. Hatta kendileri Slumdog Millionare filminin müziklerine bile katkıda bulunmuş..
A46 partiye çok iyi hazırlanmış, servis hiç bitmedi, sürekli atıştırmalıklar, içkiler, ara sıcaklar, shot' lar, çikolatalar, frozen' lar geldi de geldi. Çok geç olmadan ufaktan kaçalım dedik ama yanımızdaki arkadaşlar mazotu aldığından gece onlara yetmedi, biz ayrıldık onlar devam etti. Ertesi gün nasıl geçti diye konuşuyoruz, gittikleri yerde millet parendeler mi atmamış, taklalar mı istersiniz, amaaannnn sabahlar olmasın!!
A46 partisinden parendeye değişik olmuş, denemek lazım bir ara, gerçi ben pek beceremem ama takla olabilir, sıcak geldi :)

27 Şubat 2010 Cumartesi

Mutfak Sanatları Akademisi

Normal şartlarda gel bakalım kardeşim geç şuraya, yemek yapacağız. Al şu malzemeleri, şefi takip et, ne derse yapacaksın, sonra da yaptığın yemeği yiyeceksin deseler, ne işim olur bırak yaa derdim ama sağolsun birlikte gidilecek ekip son derece renkli olduğundan hiç düşünmeden kabul ettim.
Muhtemelen duymuşsunuzdur, Mutfak Sanatları Akademisi isimli bir yer var ve Vestel, Maslak' ta bulunan Baby Giz Plaza' nın arka tarafında 16 çiftin aynı anda yemek yapabileceği bir mutfak kurmuş. Ayrıca bir de şarap kavı yer alıyor. Şefin liderliğinde buraya doluşuyorsunuz ve o günkü menüde ne varsa şefin önderliğinde ve şarap eşliğinde işe girişiyorsunuz. Bizim "hacıcım" burayla ilgilenen arkadaşımıza açmış telefonu, bu Cuma geliyoruz, ona göre ayarla orayı bize demiş, sonrada ekibi toparlamış, bizi de davet etti. Bizde atladık gittik. Resimde de gördüğünüz üzere insanın evinde olmasını isteyeceği türden bir düzen var. Oldukça modern tasarlanmış ortam, ortası boş bir koridor var, burada şef yürüyerek çiftleri denetliyor, aynı zamanda yapılacak yemeklerin malzemelerini dağıtan yardımcıları koşturmaca halinde. Hem de içecek siparişlerinizi alıyorlar. İkişerli çiftlerin yanyana çalışabileceği uzun bir tezgah, arka tarafında ocağı, evyesi, aspiratörü, elektrikli minik ev aletleri, zeytinyağı, tuz, karabiber, el sabunu gibi hayati mutfak ihtiyaçları ile mini bir buzdolabı, çatal-kaşık-bıçak, kepçe, tencere-tava, bıçak setleri vs aklınıza ne geliyorsa mevcut. Ayrıca her bir tezgahın üst tarafında birer LCD monitör bulunuyor, şefin bulunduğu yere dönük olan bir kamera yardımıyla ekranda şefin nasıl yaptığını izleyerek eğer becerebilirseniz siz de yemek yapmaya çalışıyorsunuz!
Şef içeri girdi biraz ortamı, biraz da kendini tanıttı, şaşırdım kaldım. Sokakta görseniz gencecik çocuk, öğrenci herhalde dersiniz, adam maçı bitirmiş çoktan. Dünya ülkeleri arasında yarışmalarda dereceler, fuarlarda şovlar şunlar bunlar..
Bizim şansımıza o akşamki menü Meksika mutfağı ağırlıklıydı. Önce siyah fasulyeli Meksika çorbası, ardından jumbo karides ızgara, tavuklu tortilla ve pul biberli mousse.
Önce tatlıya, mousse yapımına başladık ki bitirip derin dondurucuya atıp tüm yemekler bittikten sonra yensin. Sistem şöyle, şefin yardımcısı arkadaşlar malzemeleri teker teker dağıtıyorlar, sonra şef başlıyor ilk malzemeden, sonuna dek size direktifler vererek yapılacak yemeği tamamlatıyor, aynı anda kendi de yapıyor tabi. Haliyle biz ilk aksiyonda anında golü yedik, herşey yolunda giderken yan tarafta "hacıcım" ve partneri "sunroof" yumurta sarısına akını karıştırtıverdi. Bize de bunu dökün dökün diye laf atınca biz de onlar gibi yaptık. Halbuki izlesene ekrandan şef ne yapıyor değil mi :) Yok aynen kendi başımıza devam ettik, herkesin tatlı derin dondurucuya boza kıvamında girerken, bizimki meyve suyu akıcılığını yakaladı!! Acemiliğe verip çorbaya geçtik..
Çorbada genel olarak durum fena değildi, yalnız suyu çok fazla ekletti şef, 1.25 lt su yerine yarısı yeterdi bana göre, fazlasıyla sulu bir çorba oldu, lezzet idare eder..
Karides en güzeliydi bana göre, tereyağlı ve sarımsaklı jumbo karidesler adeta rahvan gitti. Elimize sağlık maşallah!
Son sıradaki tavuklu tortilla, soğan bana fazla geldi, aslında yarısından daha az soğan koymak lazım, tabi damak zevki kişiye göre değişir..
Şef adı üstünde bir makine düzeninde takır takır işini yapıyor. Siz ise iki kişi adama yetişmeye çalışırken bir taraftan da ekranda nasıl yaptığına bakmaya çalışıyorsunuz. İnsan gıpta ediyor, adam o kadar usta ki, sanki yolda yürür gibi rahat yemek yapıyor, espriler havada uçuşuyor, etrafa laf atıyor, arada yaptığı işi bırakıp sizin yaptıklarınıza göz atıyor. Çiftler ise şarapı çekip çekip yemek yapma telaşında.
Vakit geçtikte ekipler kafayı bulduğundan oldukça eğlenceli bir ortama dönüyor iş. Özellikle ekipler birbirini tanıyan arkadaşlar olursa, eğlencenin dozu artar aklınızda olsun. 2 kaşık yağ anonsuna tavayı yarım litre yağ ile dolduranlar mı istersiniz, çığlık çığlığa kahkahalardan şefin yemeği durdurmasını mı, malzeme arttırıp bu ne işe yarıyor acaba kaldı diye soranlar mı, vok tavada tavukları ızgara yaparken havaya atıp duran şefe özenip ocağın üstünü tavuklarla dolduranlar mı, bizim gibi malzeme sırasını karıştırıp mantara bağlayanlar mı, malzemeleri yerlere saçanlar mı of diyorum fena fena :)
Bir kere daha gidermisin derseniz, gerçekten işim olmaz derim! Ama en güzel model şu olur, şefin yanına çöreklenip, şarabınızı yudumlarken etrafa laf atıp, makarayı sarıp, şefin yaptığı yemekleri mideye indirmek, işte o gerçekten uyar bana :)

11 Şubat 2010 Perşembe

Sevgililer Günü


Birkaç gün sonra 14 Şubat. Sevgililer, sevgili olma yolunda ilerleyenler, evliler, aşk böcekleri harıl harıl ne hediye alsam, günü nasıl daha özel hale getirsem diye kafa yoruyorlar. Her taraf kırmızı kalpler ile kaplanmış durumda. Başlı başına bir sektör olmuş bu gün. Bir başka taraf ise bu günün Kapitalist düzen tarafından tamamen insanlara para harcatmak amacıyla yaratıldığını savunarak Sevgililer Günü' nü reddediyor. Haklı oldukları taraflar da yok değil, gündüz çiçek gönder, akşam yemeğe çıkar, bir de üzerine hediye ver, bütçede kabaca asgari ücret büyüklüğünde bir miktar boşluk oluşturmaya yeter de artar bile..Hele ki Ocak ortasında doğmuş bir sevgiliniz varsa bittiğinizin resmidir. Yılbaşı sebebiyle gezme tozma ve hediye, doğum günü sebebiyle gezme tozma ve hediye, üstüne bir de Sevgililer Günü, haydi size geçmiş olsun!
Hanımlar hemen kızmasın, tamamen tarafların görüşlerini aktarıyoruz, lütfen sakin :)
Her 14 Şubat' ta Hıncal Uluç köşesinde artık klasik olmuş yazısını koyar ve eğer yanlış hatırlamıyorsam Türkiye' de Sevgililer Günü' nü başlatan da odur. Merak edip bu 14 Şubat işi dünyada nasıl çıkmış diyerek biraz nette gezindim, ulaştığım bilgilere göre Eski Roma' ya kadar uzanan bir geçmişi var. Uzun uzun Meydan Larousse modeli tüm hikayeyi anlatmayayım şimdi, kabaca özetlemek gerekirse Eski Roma' da tüm tanrı ve tanrıçaların kraliçesi olduğuna inanılan Juno' ya duyulan saygıdan ötürü 14 Şubat tatil olurmuş. Bir sonraki gün ise Lupercalia denen bayram başlarmış. Buna göre katı kurallar yüzünden bir araya gelemeyen kızlar ve erkekler bu bayram sebebiyle kura çekerek partner olma şansını yakalarmış, birlikte olan çiftler de genellikle evlenirlermiş. Katı kuralcı Roma Hükümdarı savaşlarda çarpışacak asker bulamamasının sebebini evlenen erkeklerin askere gitmek istememesinin olduğunu düşündüğünden evlilik işini yasaklamış. Bunun üzerine Aziz Valentine isimli papaz yasağa rağmen çiftleri gizlice evlendirmeye başlamış. Kral bunu duyunca papazı cezalandırıp sopa ile dövdürerek öldürtmüş. Bu olay sonrası 14 Şubat Aziz Valentine isimli papaza saygı günü olarak kutlanmaya başlamış, zaman içerisinde değişime uğrayarak sevgililer gününe geçilmiş. Yastıklarda, çikolatalarda gördüğümüz St. Valentines Day işte bu papazın isminden geliyormuş.
Bu yararlı! bilgilerden sonra tekrar günümüze dönelim. Erkekler, sevgilinizle herhangi bir arıza yaşamak istemiyorsanız 1 tane bile olsa gül alıp sevgilinize vermeyi unutmayın. Dışarıda şatafatlı mekanlarda pahalı yemekler yemenize de gerek yok. Beraber vakit geçirmek önemli olan. Bu arada hemen söylemeliyim ki o gün bir restorana gidip etrafınıza baktığınızda karşılıklı oturmuş çiftleri görmek oldukça komik bir görüntü yaratıyor. Her yer kırmızı, her yerde kalpler, tamamı sevgililerden oluşan güruh ise kadeh tokuşturup, birbirlerine bakıp bakıp gülümsüyor falan :)
Size bir tavsiye, her sene THY Sevgililer Günü' ne özel olarak 9-14 Şubat tarihleri arasındaki uçuşlarda dünyanın her yerine ikinci kişiye 1 Euro ya bilet promosyonu yapıyor. Alın sevgilinizi, uçun vizesiz bir ülkeye, çiçek, böcek, yemek, hediye işlerine harcayacağınız parayı yeni bir ülke gezmeye harcayın. Pişman olmazsınız, bu iyiliğimi de unutmayın.
Hadi gene iyisiniz :)