Bu Blogda Ara

4 Eylül 2010 Cumartesi

Sapanca Titiz




Uzun süredir yazmayı ertelediğim bir kahvaltı mekanını paylaşıyorum sizinle bugün. Sapanca' ya yolunuz düşerse gişelerden çıktığınızda göbekten sola dönüp 200 metre sonra sağ kolda göreceğiniz mekan, aslında bölgede ızgara etçi olarak bilinse de, bizim favori kahvaltı yerimiz olmuş durumda.
Girişte müstakil bir ev görünümünde, içine girdiğinizde otantik bir ortam sizi karşılıyor. Eskilerden kalma kap, kacak, eski tip radyo ve telefonlar, sağa sola asılı ıvır zıvırlar ile ortada yer alan soba karmakarışık ama sıcak bir ortam yaratmış. Mutfağın önünden geçip arka tarafa resimlerde gördüğünüz şirin bahçeye geçiyorsunuz. Sakin ve temiz havalı bir ortam sizi karşılıyor, ağaç masa ve sandalyelere kurulup siparişinizi veriyorsunuz. Serpme kahvaltı geliyor, iki farklı çeşit beyaz peynir, taze kaşar, domates, salatalık, biber, 3 çeşit zeytin, sızma zeytinyağı, iki farklı çeşit reçel, bal - kaymak, sucuk, yumurta, ayrıca omlet ve tabi sınırsız çay/kahve. Özellikle hamurunu mutlaka isteyin, gerçekten tadından yenmez, bir de patates kızartması nefis oluyor. .
Aile işletmesi, sahipleri kendi çalışıyorlar, eş dost akraba da yardım ediyor elinden geldiğince. Hafta içi serviste aksama yok, yoğunluk olmuyor çünkü. Fakat haftasonu mutlaka erken gidin, sabah ondan önce oturmuş olmalısınız, yoksa öyle bir kalabalık birden bire mekana çöküyor ki, kahvaltı etmek ızdırap haline gelebilir. Servis bir anda sıfıra iniyor, istediğiniz şey çoğu zaman çok geç geliyor veya unutulduğu için gelmiyor, haliyle bu durum fazlasıyla arıza yaşanmasına sebep oluyor..Eğer geç kaldıysanız bir tavsiye, hemen mutfağın karşısına oturun, serviste aksama yaşamayın.
Bununla birlikte Sapanca bölgesinde görüp görebileceğiniz en kaliteli kahvaltı ve malzemeyi bulabileceğinizi garanti edebilirim. Mekan sahibi amcayla yaptığımız sohbette peynirleri ve kaymağı kendisinin gidip bizzat Adapazarı' nda bulunan bir çiftlikten aldığını, balın Muş' tan özel geldiğini, domates, salatalık, yumurta, biber vs. için yörede bulunan köylüden alışveriş yaptığını öğreniyorum. Hamurlar ise ailenin hanımlarının elinden çıkma, zaten lezzetten belli oluyor.
Kahvaltı sırasında istediğiniz herhangi bir çeşit biterse ve yeniden isterseniz fiyata dahil, o yüzden çekinmeyin, tıka basa yiyin, kendi adıma söylemek gerekirse Titiz' e kahvaltıya gittiğimizde bütün bir gün başka bir şey yeme ihtiyacı hissetmiyorum, kısıtlama yapmıyorum, geniş geniş :):)
Sürekli kahvaltıya gidiyoruz, bir de ızgara etleri deneyelim diye aramızda konuşuyoruz uzun zamandır, Ramazan geçsin, onu da yazacağım merak etmeyin, haydi afiyet olsun.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Martin Mystere Atlantis

Kendimi bildim bileli çizgi romanlara düşkün olmuşumdur. Okuma yazma öğrendikten sonra çizgi roman dünyasını keşfeden, o lezzeti aldı mı bir daha elinden bırakamaz. Kendi adıma söylemek gerekirse hala kovaladığım konulardan biridir. Çizgi roman ülkemizde çok takip edilmese de özellikle Amerika' da konuya ilgi öylesine yoğundur ki, bu işle ilgili fuar bile vardır. Gazetelerde geçen hafta yer almıştı, dikkatli olanlarınız hatırlayacaklardır, San-Diego ' da düzenlenmekte olan Comic Con Fuarı' nda Hollywood şöhretleri bol bol görüntü vermişlerdi. Bu fuar şöhretli Hollywood starlarının piyasa yaptığı, çizgi romandan sinemaya aktarılması düşünülen olası film projelerinin oyuncu kadrolarının bağlandığı ortamlardan biri olarak görülür.
70' li yıllarda doğanlar hatırlayacaklardır, o zamanlar oldukça popüler olan Zagor, Mister No, Superman, Conan, Örümcek Adam (favorilerimdendir), Kaptan America, Batman, Teksas, Teks, Kaptan Swing (son üçünden ben pek hazzetmem) gibi çizgi romanlardan biraz ayrılan Atlantis/ Martin Mystere en çok ilgimi çeken çizgi roman olmuştur. Salt macera peşinde koşan karakterlerden farklı olarak Martin Mystere karakterinin günlük hayata yakınlığı ve kişisel problemleri, yıllardır nişanlı olduğu kız arkadaşıyla (Diana) ilişkisindeki iniş-çıkışlar, sürekli bir seyahat durumu ve dünyanın çeşitli ülkelerinde, çeşitli bölgelerde geçen maceralar dışında çizgi romanda geçen konularda bildiğimiz gerçekliğin asla modifiye edilmemesi, asla çığır açan değişiklikler olmaması, gerçeğe olan bu yakınlık, müthiş hoşuma giderdi. Tabi kendisinin ailesinden kalan yüklü bir mirasa sahip oluşu, üst düzey yaşam tarzı, Ferrari' ler, NY de lüks bir ev, anlayacağınız Dolce Vita o zamanlardan aklıma yer etmiş :)
Bunun yanında iyi eğitimli bir profesör olarak her konuda derin bilgiye sahip olması, güçlü hisleri ve sezgileriyle Bay Mystere' i tehlikelerden koruyan, anlaşılmaz mırıltılar çıkaran ve asistanı olarak yancı kontenjanında yanında gezen Neanderthal adamı Java (ki sonuncusu yaklaşık 20.000 yıl evel yeryüzünden kalkmıştır) sahibi olduğu Atlantis kıtasından kalma insanı bir süre felce uğratan ışın silahı, karakteri benim için fazlasıyla ilgi çekici yapmaktaydı.
O zamanlar şimdiki gibi yok D&R mış, yok Remzi Kitapevi' ymiş nerdee, derme çatma gazete bayilerinden yakaladıkça alıp, koşarak eve gelip soluksuz okurdum. Genelde tek bir kitapta macera sona ererdi ama hele devamı bir sonraki sayıda olsun, işte en uyuz olduğum şey buydu, çünkü işin yoksa bir sonraki kitabi ara ki bulasın :)
Kahramanımız sürekli olarak doğaüstü olayları araştırır, bir yerlerden kendisine ulaşan ve olayı araştırmasını isteyen kişileri kıramayıp maceraya atılır, çoğu zaman bu kişiler güzel kızlar olur ve nişanlısı Diana ile arıza çıkar :) Olay araştırmasına girildikçe UFO' ların varlığı ile ilgili kanıtlar, geçmişte bizden çok daha ileri seviyede olan medeniyetlerin varlığı, doğaüstü olaylar gibi hep tarihte bize öğretilenden farklı, bambaşka sonuçlar ortaya çıkar, bu sonuçlar da bir şekilde Atlantis ve Mu kıtalarıyla ilintili olur. Fakat Kara Adamlar denilen ve politika, endüstri, kültür ve dini sektörlerde en üst konumlara ulaşmış olan, gizlice tarih sürecini şekillendiren ve dünyanın her yerine uzanan büyük organizasyon bu sonuçların üstünü örtmek için elinden geleni yapar ve hep başarılı olur, çoğu zaman da Bay Mystere, Java' nın da yardımı ile son anda canını kurtarır.
Son 10 senelik dönemde artan trendle çizgi roman kahramanlarının beyaz perdede canlanması ve dünyada büyük ilgi görmesi, ardı ardına yeni filmlerin çevrilmesine sebep oluyor. Hollywood ekibine nacizane tavsiyem, Superman, Batman, Örümcek Adam gibi aksiyon kahramanlarından biraz uzaklaşıp, daha gerçekçi ve normale yakın olan Martin Mystere / Atlantis çizgi romanını beyaz perdeye aktarmaları :) Emin olun büyük ilgi görecektir. Başrol olarak Martin Mystere karakterine Pierce Brosnan bana göre cuk oturur. Şık takım elbiseler, yakışıklı, asilzade salon erkeği görünümü dışında, yaş itibariyle de çizgi roman kahramanıyla birebir örtüşecektir.
Uzatmalı nişanlısı, güzel sarışın arıza Diana' yı ise Charlize Theron, Neanderthal adamı asistan Java ise biraz makyajla ve şişirilmiş vücutla Javier Bardem olabilir. Eski dost yeni hasım Sergei Orloff için ise Daniel Craig düşünülebilir..
Büyük prodüksiyonlu bir film yerine Lost gibi sürekliliği olan dizi olarak çevrilmesi de hiç fena olmaz hani, dur ben şu JJ Abrams kardeşime mail atayım da Fox' a sunsun bu fikri, Fringe' den sonra yeni bir tutkumuz doğabilir :)


14 Ağustos 2010 Cumartesi

Serdar Ortaç Kuruçeşme






Yoğun işlerimiz mecburi uzun bir ara vermeme sebep olsa da burayı başıboş bırakmış değiliz merak etmeyin. Pek hesapta olmayan bir şekilde Kuruçeşme Arena' daki Serdar Ortaç konserine düştüm. Aslında kız kıza tayfası gidecekti ama son dakikada bir bilet boşa çıktı, yoğun ısrarlara! dayanamayıp bende konuya dahil oldum :)
Konserin başlamasına yarım saat kala evden çıkmamıza rağmen trafik kabusu yüzünden Etiler - Kuruçeşme arasını 55 dk sürede alınca, otoparka girerken amcanın sahneye çıkışını arabada duyduk. Öyle bir trafik vardı ki Ulus Sunset/29 girişinden kilitliydi düşünün..
Zar zor arabayı otoparka bıraktık, adamlar neredeyse almıyordu, arabayı girişe bırakıp anahtarı metazori bıraktım diyebilirim. Konser yarım saat gecikmeli de olsa başlamış, insan seli akmaya devam ediyor. Sıcak bir yandan, kalabalık bir yandan, içerisi yüzbin biletli :)
Konser sponsoru Garanti Bonus Card girişe stant kurmuş, Kadir İnanır' a bile taktırdıkları bonus peruklarında satıyorlar gelene geçene, hem de yemyeşil. Bizim ekip durur mu, anında alındı ve takıldı, yakışıp yakışmadığına resme bakıp karar verin :)
Bu adamda gerçekten başka bir şeyler var, her şarkıda millet hop oturup hop kalkıyor. Sözler ne kadar birbiriyle alakasız olsa da, şarkıların büyük bölümü sürekli kendini tekrar eden benzer ritimlerden oluşsa da, her yeni şarkıda binlerce kişilik kalabalık kanı kaynayarak oynuyor, zıplıyor. Dokuz sekizlik ritm bu ülke insanının en sevdiği tarz olsa gerek, başka türlü bu durumun açıklanası yok sayın seyiciler :)
Ağırlıklı yeni albümden oluşan şarkılar arasına önceki albümlerden seçmeler de serpiştirilmiş, her birini ezbere biliyoruz. Fakat amca fazla mı konuşuyor ne? Şarkı aralarında bir stand - up durumu var, biraz zorlama kaçmış bana göre. Hele erkek vokalistin yalaka/yancı hali, hareket ve tavırları çok eğreti durmuş. Sanırım bu durum amcanın da hoşuna gidiyor olmalı, gayet uyumlular konuşmalarda. PS3 oynayarak sabahlamalarına, karşılıklı maçlarına, albüm çalışmalarında yaşadıkları vs. ne kadar gereksiz detay varsa öğrendik maşallah..
Bu arada asla tarzım olmamasına rağmen amcanın kıpkırmızı dar kesim takım elbisesinin hiç de kötü durmadığını eklemeliyim, hatta yakışmış bile. Gerçi 42 derecede ceket 3 dk sonra fırlatılıp atıldı ama olsun :) Erkek vokalistimizin giyim kuşam konusunda daha fazla yancılığa ihtiyacı var, olmamış sınıfta kaldı. Diğer iki vokalist kızlarımıza da üst baş yardımı lazım, mini etek ve bronz ten kötü kıyafetleri kapatmaya yetmiyor. Ama vokalist kızlarımızın birinde bir ses var, tüm olumsuzlukları kapatmaya yetti. Gerçekten çok güzel sesi var, vokalde hemen dikkati çekiyordu, amca ara verdiğinde sahneyi kızımıza bıraktı ve kızımız da şakıdı. Keşke şarkıda eko verilmeseydi, kızın ses arada kaynadı, buna rağmen sesi çok başarılı, arada kaynayıp gitmezse bu kızda iş var derim, albüm gelir kesin. Gerçi Serdar bu yetiştirme işlerinde pek etkin değil, geçmişte yine böyle çok güzel sesli bir vokalisti vardı, yanlış hatırlamıyorsam hafif etine dolgun bir kızımızdı, sonra nedense yok olup gitti..
Erkek vokaliste ise aynı şeyleri söyleyemeyeceğim, amca adama klasik Serdar şarkılarından birini paslamış ama yancı vokalci öyle bir söyledi ki nerde Serdaaar nerde vokalist, geberik..
Konser bitiminden 15 dk önce çıtırdan çıkışa doğru uzayıp dışarı çıktık ki yüzbin biletli arasında tıklım tıkış kalmayalım hesabı. Ordan çıkıp Reina' ya geçtik, müzik sanılanın aksine oldukça yüksek sesliydi, hepimiz şaşırdık, hoşumuza gitti. Eskilerden birkaç tanıdıkla rastlaşıldı, sohbet, muhabbet, makara kukara, 2 saat sonra hadi gidelim olduk, eskisi gibi değiliz artık yaş ilerledi sanırım, sabahlar olmasın durumları artık yemiyor, bünye yoruluyor kardeş :)

29 Mayıs 2010 Cumartesi

Kıbrıs


Neredeyse 10 yıl olmuş gelmeyeli, bu kadar yakın olan bu şirin adaya neden daha sık aralıklarla gelmeyiz ki, ha Antalya ha Kıbrıs..
Her neyse, özel işlerimiz için Girne' deyiz. Bu arada kardeşimin de malum vatani görevini yapmak için Kıbrıs' ta olması bize de bahane oldu, ona da çarşıya çıkmak için 2 günlük güzel bir fırsat yarattı, hem de görüşmüş olduk :)
7 saat boyunca Girne sokaklarını tavaf ettikten sonra oturup insanın içini ferahlatan ve bir o kadar da şirin görünen marinaya geldik ve yorgunluk atmak üzere restoranlardan birine oturduk. Arka taraf Girne Kalesi, önümüz marina ve deniz, sıra sıra tekneler. Yemeklerden büyük beklentiniz olursa hüsrana uğrayabilirsiniz, çünkü vasatı anca yakalıyor lezzet, karnınız doysun yeter, manzaranın tadını çıkarın. Yandaki fotoğraflarda da görüldüğü üzere sanki Müslüman bir Türk ülkesinde değil de bir Avrupa şehrindeyiz. Gerçi etrafınıza baktığınızda da tüm taksilerin son model ve Mercedes marka olması, trafiğin bize göre tersten yani soldan akıyor olması, plakaların İngiltere benzerliği, tabelaların genelde İngilizce olması gibi detaylar sanki bir Avrupa şehrinde bulunduğunuz hissi veriyor ama olsun. Bir önceki sefere göre çok da fazla değişiklik gördüğümü söyleyemeyeceğim. Yapılar biraz daha modern görünümlü hale gelmiş, araba modelleri yenilenmiş, limuzin Mercedes taksiler ortadan kaybolmuş, bir de dikkatimi çeken Türk markaların artması oldu. Eskiye göre gözle görülür bir artış var denebilir, 10 sene önce Burlington çorap, Teflon tencere ve tava ile porselen cenneti olan Kıbrıs, şimdilerde mini Türkiye havasına bürünmüş. Buradaki belli başlı tekstil markaları orada da küçük küçük mağazalar açmışlar, özellikle Türk kuyum markaları Girne ana caddede yanyana sıralanmış. Bir de eskiden olmayan yeni bir ekol çıkmış sanıyorum, her köşe başında küçük küçük dükkanlar, buralarda LV, Chanel, Hermes vb. markaların çakma ürünleri satılıyor. Anladığım kadarıyla bu iş bir sektör olmuş, çünkü gerçekten çok fazla bu tip dükkan var. En çok hoşuma giden ise tekel bayi veya bakkala girdiğinizde içerinin mini bir duty free dükkanı gibi olması, envayi çeşit içki ve çikolata size bakıyor..Beni sinir eden ise burnumuzun dibinde bizim saçma sapan rakamlar ödeyerek satın aldığımız arabaların yarı yarıya ucuz olmasıydı. Oturduğumuz kafedeki yerel gazetelerin birinde gördüğüm ilan istem dışı küfür etmeme sebep oldu. Çünkü burada hafif dolu bir Renault marka araca ödediğiniz rakamların biraz üstüne C Class Mercedes' e kurulabilirsiniz. Aynı şekilde benzin de yarı yarıya ucuz. Direk buraya taşınmak lazım..
Yerel halkın rahatlığınde ise herhangi bir değişiklik yok. Adamlar öğlen 11-12 gibi dükkanı kapatıp gidiyor, 3 veya 4 e kadar dükkan kapalı. Hele bir dükkan vardı ki evlere şenlik; tesadüfen önünden geçerken vitrindeki Burberry ürünler dikkatimizi çekti, uygun fiyatlı olduğunu da kapıda bekleyen başka bir müşteri söyledi, biz de bari gelmişken bakalım dedik ama kapıda "15:00 te döneceğim" notu asılıydı. 15:30 gibi gittiğimizde not güncellenmişti! ve "16:00 da döneceğim" olarak revize olmuştu. Çok üstünde durmayıp yarın bakarız dedik. Ertesi gün akşamüstü 4 civarında gittik, kapı duvar, bir tur attık geldik notta bu sefer "16:30 da döneceğim" yazıyor. Biraz dolanıp yine geldik, not "17:00 de döneceğim" olmuş. Kardeşim ne zaman yazıp koydun o notu!! Neyse azmettik ya, girip göreceğiz dükkanda ne ürün var, bu sefer 17:00 de geldik, kamilin teki içeride oturuyor, kapı kapalı, bizim gibi gelen 2 müşteri kapıda bekliyor. Camı tıklattım, elimle ne iş? der gibi yaptım, sanki ben dilenciyim de adamdan para dileniyorum veya yapışkan satıcıyım, zorla mal satmaya uğraşıyorum, at hırsızı bana laubali bir tavırla 1 dk. işareti yaptı. Haydaa, ulan olum mal satan ben miyim sen misin, parayı verecek olan benim kamil, sanki zorla iş yaptırıyoruz adama, resmen sinir yaptım, okkalı bir küfür savurup aynen voltaladım. Kalsın Burberry ürünleriyle başbaşa %x&?^^^# herif!!!
Sağolsun kuzen kontenjanından Girne' de Merit Crystal Cove Otel' de konakladık. Tabi ki Casino var, soru gereksiz :) Hatta akşam yemekte yıllar sonra Casino camiasından aynı müşterileri görmek ise büyük sürpriz ve son derece şaşırtıcıydı. Hala aynı hanımlar 10 yıl yaşlanmış olmalarına rağmen iddialı kıyafetler, mücevherler ve çantalarıyla kumara devam ediyorlardı. Bazılarında servet hiç bitmiyor olsa gerek :) Girne' ye bir parça uzak olmasına rağmen oteli tavsiye edebilirim, odalar düzgün, otel denize sıfır, hele tanıdık iseniz servis ve ilgi olarak kendinizi evinizde hissedebilirsiniz.

30 Nisan 2010 Cuma

Dondurma Günü


Dondurma sevenler ajandalarınıza not alın; 5 Mayıs Ben&Jerry' s tarafından "Geleneksel Bedava Dondurma Günü" nün tekrarı olarak kutlanacak ve o gün Bağdat Caddesi, Kanyon, Nişantaşı City' s ve Ümraniye Meydan AVM' de bedava dondurma dağıtılacak. Normalde 27 Nisan tarihinde kutlanan bu gün, bu yıl ikinci kez tekrarlanacak. 32. si düzenlenen organizasyon Ben&Jerry' s firmasınca artık geleneksel hale gelmiş.
Yaşı yetenler hatırlayacaktır, Tansu Çiller ' in başbakan olduğu dönemde Bebek' te açılan Baskin-Robbins dondurmaları ne kadar büyük ilgi görmüştü. Başbakanı nereden hatırlıyorsun diyenler için, evine makam aracıyla özellikle bu marka dondurma getirttiği, hatta Ankara' ya konutuna helikopterle bile istettiği gazetelerde yer almıştı, hiç unutmam..
Şimdi ise özellikle Haagen Dazs ve Ben&Jerry' s marka dondurmalar büyük ilgi görmekte. Bende sıkı bir Haagen Dazs hayranı olmakla birlikte, Yeşilköy Roma Dondurmacısı ve Mado kesme dondurmayı da kolay kolay bırakmam.
Yanda yer alan çekici görüntüye kayıtsız kalmayın, gidin kendinize bir dondurma ısmarlayın :)
Afiyet olsun..

20 Nisan 2010 Salı

Azgın Aygırın Yaptıkları


Son günlerde herkes birbirine anlatıyor, televizyonlar ve radyolarda bütün programlar, bütün spikerler bu konudan bahsediyor. Sahibi belli olmayan azgın aygır tutulmakta olduğu yerdeki çitleri kırarak yan taraftaki at çiftliğinde 5 ayrı kısrak ve üstüne bir de eşekle çiftleşiyor :)
CnnTurk te program yapmakta olan Cüneyt Özdemir, at çiftliğinin sahibini canlı yayına alıyor ve soruları sormaya başlıyor, izlerken gülmekten yere düştüm, gözümden yaş geldi :) Zaten Cüneyt Özdemir' de kendini tutamayıp gülme krizine giriyor :)
Fazla uzatmadan video yu izlemeye davet ediyorum, aşağıdaki linki tıklayın:

http://video.milliyet.com.tr/Magdur-atin-sahibi-kopardi_1_37590.htm?auto=1

8 Nisan 2010 Perşembe

Wagyu


Tamam canım, size Uzakdoğu' dan haberleri de verecektim, unutmadım merak etmeyin! Haydi size güzel bir steak restoranı tavsiye edeyim de yolunuz Hong Kong' a düşerse kulaklarımı çınlatırsınız artık :) Hong Kong' ta geçirdiğimiz süre boyunca buraların piri olan arkadaşımızdan aldığımız tavsiyeler doğrultusunda, Wagyu adlı meşhur Avustralya steak restoranına gitmeye karar verdik. Piri derken yanlış anlaşılmasın, şaka değil gerçekten buraları esir almış bir arkadaştan söz ediyorum. Öyle ki bir bara gidip şişe açtırıp, bitiremediği şişenin üzerine ismini yazdırıp, ertesi gün tekrar içmek üzere bara kaldırtıyor kendileri. Arkadaşımız "Hacı inan böyle eti Amerika' daki steak restoranlarında bile zor yersin, mutlaka dene ama rezervasyon yaptırmayı unutma" demişti. Kendileri dünyanın hemen hemen her ülkesine ziyarette bulunduğundan, yeme içme konusuna da meraklı olduğundan tavsiyelerini dikkate alırım mutlaka.
Bu arada bizde laf dinleriz haliyle, önce rezervasyonumuzu yaptırdık, sonra da yola koyulduk. Hong Kong' u bilmeyenler için kısaca tarif etmek gerekirse; gece hayatının kalbi meşhur Lan Kwai Fong bölgesindeki yokuş aşağı sokak üzerinde bulunan Cavern adlı barı geçince soldan yukarı doğru çıkan merdivenlerden üst sokağa geçiyorsunuz ve tam Lan Kwai Fong otelin önüne çıkıyorsunuz. Fakat burada şöyle bir handikap var, otelin tepesinde yer alan açık hava restoran/barı Azure' nin kızları broşür verme bahanesiyle kolunuza kelepçeyi takıp başlıyor anlatmaya. Bizim rezervasyon var, gitmemiz lazım şeklindeki kaçış planlarınıza, iptal edin gelin bu akşam bizi deneyin, ilk içkiniz bedava, organik bilmem ne suyumuzu mutlaka denemelisiniz gibi karşı ataklarla cevap veriyorlar. Sonunda yemek sonrası ziyaret sözü vererek kızımızdan kurtulup uzadık.
Restoranın önüne park etmiş üstü açık Aston Martin ve Maybach (ki kendileri 1 milyon Euro fiyatla satılır!) marka arabaları gördüğümüzde Allah nereye geldik olduk..Cephesi yaklaşık 12-13 metre olan dükkanın sol tarafında cephenin yarısına kadar uzanan bar yer alıyor. Önündeki sandalyelerde ve dükkanın hemen önündeki kaldırıma attığı bar masalarında, içkilerini yudumlayan iyi giyimli Avrupalılar da hemen dikkat çekiyor. İnsanların arasından geçerek bizi karşılayan hostes kıza rezervasyonumuz olduğunu söyledik, son derece nazik bir tavırla bizi masamıza aldı ve aperatif almak isteyip istemediğimizi sordu. Mekanın dekorasyonu ahşap ağırlıklı ve çok sıcak döşenmiş, ortam oldukça loş, aydınlatma resimde görüldüğü gibi hiç değil, hatta biraz karanlık bile denebilir. Müzik ne çok yüksek ne çok alçak, kararında. İçeride bir tane bile çekik yoktu biz girdiğimizde, tamamı Avrupalı, sanki çekiklere kapalı bu mekan. Sonra nedense yan masamıza gelen grubun içinde bir çekik kız geldi ama aksanı Amerikalı gibiydi, sanırım ağırlıkla yabancıların tercih ettiği bir yer.
Garsonumuz da hostes kız gibi son derece nazik ve işine hakim bir Filipinliydi, önerileri, açıklamaları tam olması gerektiği gibiydi. Son günlerde sürekli yediğimiz fast food yiyeceklerin ardından bu menü oldukça iyi geldi diyebilirim. Abartmamak için kendime 300 gr lık orta pişmiş bir steak söyledim, eşim de kendisine Special Wagyu Burger istedi.
Yemeklerimizi beklerken getirilen otlu tereyağ, sızma zeytinyağı ve enfes ekmekleri mideye indirdik. Bu sırada menüyü inceledim ve yazdığına göre burada satılan etlerin tamamı Avustralya' da kendi çiftliklerinde yetiştirdikleri sığırlardan elde ediliyor ve getirtiliyormuş. Menüyü inceleyene kadar buranın sadece bir steak restoranı olduğunu zannediyordum fakat neredeyse et seçenekleri kadar deniz ürünü seçenekleri de mevcut, yani et yemek istemeyen deniz ürününe kayabilir.
Sonunda yemeklerimiz de geldi, istediğim et tam kıvamında pişmişti, altında bulunan karamelize edilmiş soğan ve mantar ile yan tat olarak istediğim sarımsaklı ıspanak son derece lezizdi.
Eşimin steak burgeri de gerçekten oldukça lezzetliydi, her iki menü de Amerikan restoranlarına benzer şekilde oldukça büyük ve doyurucu gelmişti. Tabi hemen bize tavsiyeyi yapan arkadaşa mesajı patlattım ve tavsiyesi için teşekkür ettim.
Bu arada Ayhan Sicimoğlu deyimiyle bu yan tat işinin hastasıyım. İlk defa 3 sene evel Mikla' da keşfettiğim bu uygulama ile yemek yanına sevdiğiniz, ağız tadınıza uygun olabilecek çeşit çeşit meze porsiyonunda seçeneklerle, tabiri caizse ana yemeğinize yancı alıyorsunuz.
Yemeğin yanında ben şarap sevmediğimden fıçı Guiness bira söyledim, eşimde klasik olarak diet kola buzlu, ama Avustralya ağırlıklı olmak üzere hatırı sayılır sayıda şarap seçeneğine sahip şarap menüsü de mevcut.
Tatlı olarak ortaya New York Style Cheesecake söyledik, buda son derece lezzetli çıktı. Yolunuz Hong Kong' a düşerse Wagyu' yu mutlaka denemenizi şiddetle tavsiye ederim, süpriz yaşamadan, çok çok lezzetli etleri götürürsünüz, garanti veriyorum. Fiyat olarak Hong Kong standartlarında ortalama diyebiliriz, 110 USD civarında bir ödeme yaptık, ama biz şarap içmedik, şarap içme durumunuza göre hesap yukarı doğru ivme kazanacaktır.
Aslında çıkışta yemek öncesi yakalanıp esir düştüğümüz Azure kızına söz vermiştik, fakat öyle bir doyduk ki 2 saat oturup, leziz etlerle tıka basa doyduktan sonra üzerine yine 2 saat oturup Hong Kong manzarası seyretmek cazip gelmedi ve bahar havasında Lan Kwai Fong sokaklarında yürüyüşü tercih ettik. Çıkarken kapıda bu sefer üstü açık Ferrari F430 ve Rolls Royce vardı, sanırım bu abuk sabuk pahalı arabalar Hong Kong da bedava dağıtılıyor, 3 saatte bu kadar üst düzey araba görmek bünyeye iyi gelmiyor :)
Azure' ye sözümüz olsun, bir dahaki sefere deneyeceğiz artık..

Rezervasyon için;
Wagyu Hong Kong, Telefon: 0852 2525 8805