Bu Blogda Ara

27 Şubat 2010 Cumartesi

Mutfak Sanatları Akademisi

Normal şartlarda gel bakalım kardeşim geç şuraya, yemek yapacağız. Al şu malzemeleri, şefi takip et, ne derse yapacaksın, sonra da yaptığın yemeği yiyeceksin deseler, ne işim olur bırak yaa derdim ama sağolsun birlikte gidilecek ekip son derece renkli olduğundan hiç düşünmeden kabul ettim.
Muhtemelen duymuşsunuzdur, Mutfak Sanatları Akademisi isimli bir yer var ve Vestel, Maslak' ta bulunan Baby Giz Plaza' nın arka tarafında 16 çiftin aynı anda yemek yapabileceği bir mutfak kurmuş. Ayrıca bir de şarap kavı yer alıyor. Şefin liderliğinde buraya doluşuyorsunuz ve o günkü menüde ne varsa şefin önderliğinde ve şarap eşliğinde işe girişiyorsunuz. Bizim "hacıcım" burayla ilgilenen arkadaşımıza açmış telefonu, bu Cuma geliyoruz, ona göre ayarla orayı bize demiş, sonrada ekibi toparlamış, bizi de davet etti. Bizde atladık gittik. Resimde de gördüğünüz üzere insanın evinde olmasını isteyeceği türden bir düzen var. Oldukça modern tasarlanmış ortam, ortası boş bir koridor var, burada şef yürüyerek çiftleri denetliyor, aynı zamanda yapılacak yemeklerin malzemelerini dağıtan yardımcıları koşturmaca halinde. Hem de içecek siparişlerinizi alıyorlar. İkişerli çiftlerin yanyana çalışabileceği uzun bir tezgah, arka tarafında ocağı, evyesi, aspiratörü, elektrikli minik ev aletleri, zeytinyağı, tuz, karabiber, el sabunu gibi hayati mutfak ihtiyaçları ile mini bir buzdolabı, çatal-kaşık-bıçak, kepçe, tencere-tava, bıçak setleri vs aklınıza ne geliyorsa mevcut. Ayrıca her bir tezgahın üst tarafında birer LCD monitör bulunuyor, şefin bulunduğu yere dönük olan bir kamera yardımıyla ekranda şefin nasıl yaptığını izleyerek eğer becerebilirseniz siz de yemek yapmaya çalışıyorsunuz!
Şef içeri girdi biraz ortamı, biraz da kendini tanıttı, şaşırdım kaldım. Sokakta görseniz gencecik çocuk, öğrenci herhalde dersiniz, adam maçı bitirmiş çoktan. Dünya ülkeleri arasında yarışmalarda dereceler, fuarlarda şovlar şunlar bunlar..
Bizim şansımıza o akşamki menü Meksika mutfağı ağırlıklıydı. Önce siyah fasulyeli Meksika çorbası, ardından jumbo karides ızgara, tavuklu tortilla ve pul biberli mousse.
Önce tatlıya, mousse yapımına başladık ki bitirip derin dondurucuya atıp tüm yemekler bittikten sonra yensin. Sistem şöyle, şefin yardımcısı arkadaşlar malzemeleri teker teker dağıtıyorlar, sonra şef başlıyor ilk malzemeden, sonuna dek size direktifler vererek yapılacak yemeği tamamlatıyor, aynı anda kendi de yapıyor tabi. Haliyle biz ilk aksiyonda anında golü yedik, herşey yolunda giderken yan tarafta "hacıcım" ve partneri "sunroof" yumurta sarısına akını karıştırtıverdi. Bize de bunu dökün dökün diye laf atınca biz de onlar gibi yaptık. Halbuki izlesene ekrandan şef ne yapıyor değil mi :) Yok aynen kendi başımıza devam ettik, herkesin tatlı derin dondurucuya boza kıvamında girerken, bizimki meyve suyu akıcılığını yakaladı!! Acemiliğe verip çorbaya geçtik..
Çorbada genel olarak durum fena değildi, yalnız suyu çok fazla ekletti şef, 1.25 lt su yerine yarısı yeterdi bana göre, fazlasıyla sulu bir çorba oldu, lezzet idare eder..
Karides en güzeliydi bana göre, tereyağlı ve sarımsaklı jumbo karidesler adeta rahvan gitti. Elimize sağlık maşallah!
Son sıradaki tavuklu tortilla, soğan bana fazla geldi, aslında yarısından daha az soğan koymak lazım, tabi damak zevki kişiye göre değişir..
Şef adı üstünde bir makine düzeninde takır takır işini yapıyor. Siz ise iki kişi adama yetişmeye çalışırken bir taraftan da ekranda nasıl yaptığına bakmaya çalışıyorsunuz. İnsan gıpta ediyor, adam o kadar usta ki, sanki yolda yürür gibi rahat yemek yapıyor, espriler havada uçuşuyor, etrafa laf atıyor, arada yaptığı işi bırakıp sizin yaptıklarınıza göz atıyor. Çiftler ise şarapı çekip çekip yemek yapma telaşında.
Vakit geçtikte ekipler kafayı bulduğundan oldukça eğlenceli bir ortama dönüyor iş. Özellikle ekipler birbirini tanıyan arkadaşlar olursa, eğlencenin dozu artar aklınızda olsun. 2 kaşık yağ anonsuna tavayı yarım litre yağ ile dolduranlar mı istersiniz, çığlık çığlığa kahkahalardan şefin yemeği durdurmasını mı, malzeme arttırıp bu ne işe yarıyor acaba kaldı diye soranlar mı, vok tavada tavukları ızgara yaparken havaya atıp duran şefe özenip ocağın üstünü tavuklarla dolduranlar mı, bizim gibi malzeme sırasını karıştırıp mantara bağlayanlar mı, malzemeleri yerlere saçanlar mı of diyorum fena fena :)
Bir kere daha gidermisin derseniz, gerçekten işim olmaz derim! Ama en güzel model şu olur, şefin yanına çöreklenip, şarabınızı yudumlarken etrafa laf atıp, makarayı sarıp, şefin yaptığı yemekleri mideye indirmek, işte o gerçekten uyar bana :)

11 Şubat 2010 Perşembe

Sevgililer Günü


Birkaç gün sonra 14 Şubat. Sevgililer, sevgili olma yolunda ilerleyenler, evliler, aşk böcekleri harıl harıl ne hediye alsam, günü nasıl daha özel hale getirsem diye kafa yoruyorlar. Her taraf kırmızı kalpler ile kaplanmış durumda. Başlı başına bir sektör olmuş bu gün. Bir başka taraf ise bu günün Kapitalist düzen tarafından tamamen insanlara para harcatmak amacıyla yaratıldığını savunarak Sevgililer Günü' nü reddediyor. Haklı oldukları taraflar da yok değil, gündüz çiçek gönder, akşam yemeğe çıkar, bir de üzerine hediye ver, bütçede kabaca asgari ücret büyüklüğünde bir miktar boşluk oluşturmaya yeter de artar bile..Hele ki Ocak ortasında doğmuş bir sevgiliniz varsa bittiğinizin resmidir. Yılbaşı sebebiyle gezme tozma ve hediye, doğum günü sebebiyle gezme tozma ve hediye, üstüne bir de Sevgililer Günü, haydi size geçmiş olsun!
Hanımlar hemen kızmasın, tamamen tarafların görüşlerini aktarıyoruz, lütfen sakin :)
Her 14 Şubat' ta Hıncal Uluç köşesinde artık klasik olmuş yazısını koyar ve eğer yanlış hatırlamıyorsam Türkiye' de Sevgililer Günü' nü başlatan da odur. Merak edip bu 14 Şubat işi dünyada nasıl çıkmış diyerek biraz nette gezindim, ulaştığım bilgilere göre Eski Roma' ya kadar uzanan bir geçmişi var. Uzun uzun Meydan Larousse modeli tüm hikayeyi anlatmayayım şimdi, kabaca özetlemek gerekirse Eski Roma' da tüm tanrı ve tanrıçaların kraliçesi olduğuna inanılan Juno' ya duyulan saygıdan ötürü 14 Şubat tatil olurmuş. Bir sonraki gün ise Lupercalia denen bayram başlarmış. Buna göre katı kurallar yüzünden bir araya gelemeyen kızlar ve erkekler bu bayram sebebiyle kura çekerek partner olma şansını yakalarmış, birlikte olan çiftler de genellikle evlenirlermiş. Katı kuralcı Roma Hükümdarı savaşlarda çarpışacak asker bulamamasının sebebini evlenen erkeklerin askere gitmek istememesinin olduğunu düşündüğünden evlilik işini yasaklamış. Bunun üzerine Aziz Valentine isimli papaz yasağa rağmen çiftleri gizlice evlendirmeye başlamış. Kral bunu duyunca papazı cezalandırıp sopa ile dövdürerek öldürtmüş. Bu olay sonrası 14 Şubat Aziz Valentine isimli papaza saygı günü olarak kutlanmaya başlamış, zaman içerisinde değişime uğrayarak sevgililer gününe geçilmiş. Yastıklarda, çikolatalarda gördüğümüz St. Valentines Day işte bu papazın isminden geliyormuş.
Bu yararlı! bilgilerden sonra tekrar günümüze dönelim. Erkekler, sevgilinizle herhangi bir arıza yaşamak istemiyorsanız 1 tane bile olsa gül alıp sevgilinize vermeyi unutmayın. Dışarıda şatafatlı mekanlarda pahalı yemekler yemenize de gerek yok. Beraber vakit geçirmek önemli olan. Bu arada hemen söylemeliyim ki o gün bir restorana gidip etrafınıza baktığınızda karşılıklı oturmuş çiftleri görmek oldukça komik bir görüntü yaratıyor. Her yer kırmızı, her yerde kalpler, tamamı sevgililerden oluşan güruh ise kadeh tokuşturup, birbirlerine bakıp bakıp gülümsüyor falan :)
Size bir tavsiye, her sene THY Sevgililer Günü' ne özel olarak 9-14 Şubat tarihleri arasındaki uçuşlarda dünyanın her yerine ikinci kişiye 1 Euro ya bilet promosyonu yapıyor. Alın sevgilinizi, uçun vizesiz bir ülkeye, çiçek, böcek, yemek, hediye işlerine harcayacağınız parayı yeni bir ülke gezmeye harcayın. Pişman olmazsınız, bu iyiliğimi de unutmayın.
Hadi gene iyisiniz :)

7 Ocak 2010 Perşembe

Yeni Yıl



Her sene yıl sonuna doğru millet, yılbaşında ne yapıyoruz geyiklerine başlar. Özellikle de Aralık ayından itibaren bu iş tavana vurur. Gazetelerde çarşaf çarşaf ilanlar görülmeye başlar, İbo-Ebru Gündeş-Sibel Can-Gülben Ergen-Hülya Avşar ekibi Kıbrıs ve Antalya otellerinin ilanlarındaki yerlerini alır. Önceki jenerasyondan Demet Akalın-Serdar Ortaç-Kenan Doğulu-Bengü-Hande Yener tayfası da İstanbul, Ankara ve İzmir' in gece klüplerinin verdiği ilanlara doluşur.
Ben genel ağırlığın yaptığı gibi arkadaşlarla birimizin evinde toplaşıp yılbaşına girenler grubundanım. Geçmişte yurtdışında Taksim Meydanı benzeri bir meydanda, sarhoş kalabalık arasına kaynaşma dışında yapılabilecek ne varsa deneyip, hiçbirinden zevk almayıp en güzelin ev olduğunu anlamış durumdayım. Kaldı ki yurtdışında bu tür bir aktivite kuvvetle muhtemel bizim Taksim' den çok da farklı değildir diye düşünüyorum. Aynı kepaze kalabalık, aynı şarhoş tipler, aynı itiş kakış, aynı yankesicilik olayları..Ama haklarını yemeyelim, ışıklandırma ve havai fişek bizden iyi olabilir.
Yılbaşı işletmeler için yüksek kar edilecek, paranın gözüne vurulacak bir fırsat olarak görülür. Normalin 3 katı fazla fiyat çekilir, servis berbat olur, aşırı bir kalabalık ve normalde dışarı çıkmayıp sırf yılbaşında dışarıda olmak için para biriktiren apaçi tayfa zincirden boşalmış gibi buralara doluşur. İşte bu yüzden yılbaşı dışarıda kutlanmaması gereken bir gündür.
Özellikle 20 li yaşlarda yılbaşı son derece önemlidir. Mutlaka deli gibi eğlenilmeli, bütçenin izin verdiği olabilecek en üst seviyede kutlanılmalıdır. Eğer yanlış hatırlamıyorsam dışarıda ilk yılbaşını Hilton Otel' deki bir partiye giderek kutlamıştık. Gitmeye karar verdikten sonraki heyecanı anlatamam :) Şimdiki Convention Center' ın alt katındaki salonda yapılıyordu, giriş parasına sınırsız içki veriliyordu ve biz 9 gibi gittiğimizde sağda solda Şeltoks sıkılmış sinekler gibi sürünen tipleri gördüğümde şok olmuştum. Kardeşim kaçta geldiniz, ne zaman o kadar içki içtiniz, ne zaman yerlerde sürünecek hale geldiniz!! Tabi ki saçma sapan bir kalabalık, ipini koparanın gelmiş olması, köşedeki küçük masanın üzerine konan 2-3 ucuz içki ile biralar ve tek bir barmenden içki almaya çalışan 1500 kişi..Yanımızdaki arkadaşlardan birinin pantolonu yırtılmıştı, eve götürüp pantolonunu değiştirmesini beklemiştik, sonra da tekrar geri dönmüştük. Ne azim görüyorsunuz!!Gerçekten enteresan bir tecrübeydi benim için, bir daha denenmemesi gereken bir tecrübe.
Yine 90 lı yıllarda bir başka yılbaşı, eğer ismini yanlış hatırlamıyorsam Swissotel içerisinde Juliana' s adlı gece klübündeyiz. İçerisi hınca hınç dolu, müzik deli gibi yüksek, içki almak mümkün değil. Güya İstanbul' daki en düzgün yerlerden, ama halk otobüsündeki kalabalıktan beter durum. Zorlamanın anlamı yok, kendimizi dışarı atıyoruz, eve yollanıyoruz..
Yine o yıllarda bir başka yılbaşı gecesi, bu sefer bir arkadaşımızla ablasının sevgilisinin yelkenci arkadaşlarının partisine gitmiştik. Yine dışarıda, sahil yolu üzerinde bir gece kulübüydü sanırım. Çok komikti, kimseyi tanımıyoruz, hayatımda ismini duymadığım biri canlı müzik çalıyor, millet yine erkenden kelle olmuş, masaların üzerinde göbek atıyor..
Asıl şu hikayemi hiç unutamam; Çok yakın bir arkadaşımla dışarı çıkacağız, yine Anadolu yakasında ismini hatırlamadığım bir bara gidilecek. Fakat yaş küçük malum, önce ailece yemek yenecek. Annesi ve babası kendi annem babam kadar yakın ve sevdiğim insanlardır, hep beraber teyzesine gidiyoruz yemek için. Biz erkekler olarak masaya çöktük, eniştesi babası ve ben başladık rakıya. Adamlar akşamcı, biz daha toy bir delikanlı, fakat bilmiyorlar ki bu insan evladı kamyonla rakı içiyor..Kötü de bir huyum var, hadi camiyemi geldik diyerek 5 dakikada bir kadeh kaldırıyorum. Hep beraber kadehler arka arkaya yuvarlanıyor. 2 saat geçti geçmedi, enişte ben bir tuvalete kalkıyorum dedi, baba da ben şuraya uzanayım da tv izleyeyim dedi, geçti kanepeye. Biz müsade isteyip kalktığımızda çoktan uykuya dalmışlardı ve yılbaşına uykuda girdiler..Hala daha bir araya geldiğimizde bu hikaye anlatılır :) Devamındaki gecede gittiğimiz yerde 9 (yazıyla dokuz) duble viskiyi arka arkaya yuvarlayınca, garson gelip isterseniz size şişeyi getirip bırakayım demişti. Ben de yüzsüzce "evet ikimiz içinde rahat olur, getir istersen" demiştim..
Bu kadar atıp tuttun, şimdi övecek misin dışarıda kutlamayı demeyin sakın ama, ilk kez olması dolayısıyla apaçilerin akın etmeyi düşünemediği Nişantaşı' ndaki ilk yılbaşı kutlaması ise bana göre hiç de fena değildi. Bir arkadaşımla erken sayılabilecek bir saatte gitmiştik ve yılbaşını geçirdikten sonra ayrılmıştık, o ambiyans yeniden yakalanamaz zannetmiyorum, o yüzden siz yine ev partisinden şaşmayın. Özellikle tam Abdi İpekçi nin ortasındaki dört yol ağzında toplaşan ekip ve Beymen Brasseri' de yer alan tipler dışarıda yılbaşı kutlamasından beklenmeyecek kadar düzgündü, hatta magazin dergilerinde kimi görüyorsanız çoğu oradaydı diyebilirim. Kalabalığı oluşturanlar son derece düzgün, taşkınlık yapmadan durmayı bilen, rezalet çıkarmadan efendi gibi takılmayı başaranlardandı. Ama dediğim gibi istisnalar kaideyi bozmaz..
Eskilerden She, Cımbız, Şaziye, Cities, Tropicana, Fly Inn, Etiler Pasha ve ismini hatırlayamadığım daha bir sürü gece klübü, yılbaşı gecelerindeki kötü tecrübelerin yaşanmasında emeği geçen herkese teşekkürler :)
Siz siz olun efendi gibi dostlarınızla toplanın birinizin evinde, yemeklerinizi yiyip, içkilerinizi yudumlayın, kendi müziğinizi kendiniz yapıp istediğiniz gibi takılın. Bu arada tam gece yarısı şu Victoria' s Secret gösterisini sakın kaçırmayın derim. O defiledekiler insan mı yoksa bilgisayar oyunu karakteri mi? Bir insan evladı o kadar güzel olur mu diyeceğim ama bir tane de yok ki kardeşim, hangi birini sayayım :):):)
Tam 12 de gelen standart sms lerden biriyle veda edelim; Yeni yıl hepinize sağlık, mutluluk, huzur ve bol para getirsin, bütün dilekleriniz gerçekleşsin inşallah. Amin.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Çin Günlerine Devam


Macau

Bundan 4-5 sene evel National Geographic' te belgesel izlerken görmüştüm, adamlar Venedik şehrini koca otelin içine yerleştirmişler, kanallarda tıpkı Venedik' te dolaşır gibi gondol gezisi yapıyorsunuz. Müthiş bir lüks, akıllara seza büyüklükte bir otel ve içinde dünyanın en bilinen ve pahalı markalarına ait mağazalar arasında dolanırken, buradan dünyanın en büyük casino' suna geçip, canlı veya makinelerde istediğiniz herhangi bir oyunu oynayabiliyorsunuz. Belgeseli izledikten sonra acaba buralara gidip görebilecek miyim diye içimden geçirmiştim. Çok şükür bugünleri de gördük..
Macau Uzakdoğu' nun Las Vegas' ı. Aynı Hong Kong gibi Çin' e bağlı, fakat özerk bir yapısı var. Kendi para birimi ve vatandaşlarının da Çin' den ayrı pasaportu bulunuyor. Feribota binmeden önce ve indikten sonra gümrük geçişi yapıp pasaport kontrolüne giriyorsunuz. Türk vatandaşlarına vize uygulamayan ender yerlerden..Las Vegas' ta bulunan Wynn, Venetian, Sands, Hard Rock Hotel gibi oteller buraya da kurulmuş, amaç aynı: kumar. Hong Kong' dan bizdeki deniz otobüslerinin aynılarıyla 1 saatlik yolculuk sonrası Macau' ya ulaşıyorsunuz. İndiğiniz yerden ister taksi ile, ister burada yer alan otel shuttle' ları ile istediğiniz otele geçebiliyorsunuz. National Geographic kanalında izlediğim o nefes kesici görüntüler sonrası biz Venetian' a gittik.
Shuttle otelin arka kısmına gelip yolcu indirdiğinden önce pek etkileyici bir görüntü almadık, fakat otele girdiğimizde ağzımız açık kaldı resmen. Bir resepsiyon girişi yapılmış, bir oymalar, bir kakmalar, bir varaklar kafayı yersiniz. Resepsiyondan casino geçisine kadar olan yüksek tavanlı ve geniş koridor tamamen eski tip sütunlardan, tavanda fresklerden ve altın varaklardan oluşuyor. Yerdeki halılar basmaya kıyamayacağınız cinsten. Koridor boyunca sağlı sollu pahalı saat markalarının mağazaları ile mücevheratçılar bulunuyor. Casino dan içeri girdiğimizde, kalabalığa inanamadık. Bu kadar çekik bir araya nasıl ve nereden toplanmış, inanılır gibi değil..
Unutmadan söyleyeyim, Çin' lilerin önüne gelen her yere tükürme huyu, bu ihtişamlı yapıdan etkilenmiş değil :) Adamlar ve kadınlar yanınızdan geçerken "khhaaahhkkhh" yapıp, genizden çektiği sıvıyı aynen yere bırakıveriyor. Otelin içiymiş, lüks mağaza önüymüş, yerde halı varmış, umuru değil..Neyse bu sevimsiz konuyu geçip, Macau' daki otel içi Venedik' ten bahsedelim.
İnanılmaz ama resmen bildiğiniz Venedik otelin içinde yer alıyor. Venedik' te bulunan tarihi yapılar, meydan, bizim cumbalı evlerin benzerleri, kanallar, kanallarda gidip gelen ve turist gezdiren gondollar ve hatta öyle ki gökyüzünü bile bulutlarıyla birlikte yapay olarak buraya yerleştirmişler. Gerçekten inanılmaz, kafayı yedik. Belgeselde izlerken bu kadar etkileyici gözükmüyordu ama canlı görmek, ooooffff!! diyorum.
Ne yazık ki biz ağzı açık ayran budalası gibi sağa sola bakarken saatin nasıl geçtiğini anlamadık ve gondolların kanallarda gezinti saatini geçirdik, malesef kanallar gezisi yapamadık..Kanalların iki yanında bulunan yapıların önü yürüyüş yolu, bu yol boyunca da kanalın sağ ve sol taraflarında bildiğiniz-bilmediğiniz bir sürü mağaza bulunuyor. Herkes bir alışveriş halinde. Kanal etrafı daha ulaşılabilir fiyatlarda mağazalardan, kafe ve restoranlardan oluşmakta, fakat kanallardan içerilere saptığınızda ihtişamlı granit koridorlarda Prada, Cartier, Christian Dior, Louis Vuitton, Neimann Marcus, Brooks Brothers, Etro, Brioni gibi ulaşılması güç lüks markalar yer alıyor. Bu koridorlarda dolaşmak, alışveriş edemeseniz bile son derece keyif verici.
Saatlerce o koridor senin bu koridor benim dolanıp, bir sürü fotoğraf çektikten sonra yorgun argın yemek için kendimizi bir restorana attık. Oturup güzelce karnımızı doyurduktan sonra biraz daha dolandık ve feribot dönüş saati yaklaştığından çıkışa doğru yollandık. Otelden ayrılırken hala daha arabanın camından otelin fotoğraflarını çekmeye devam ediyordum..

24 Kasım 2009 Salı

Ve Çin


Guangzhou

Aslında Macau yu anlatacaktım fakat Çin bir adım öne geçti. Hep anlatırlar ya, Çin' de sokaklarda böcek kızartılırmış, köpek eti yerlermiş, çekirgeleri çekirdek niyetine çitletirlermiş vs. diye, gitmeden önce bizim de nasıl görüntülerle karşılaşacağız, ne yiyip içeceğiz şeklinde endişelerimiz vardı haliyle. Hong Kong' dan Guangzhou şehrine geçmek için trene bindiğimizde neyle karşılaşacağımızı bilmemenin sıkıntısı daha da artmıştı. Bayıcı domuz gribi evraklarını trende de doldurup pencereden etrafı seyretmeye koyulduk.
Etraf son derece gelişmiş gözüküyor, sürekli fabrika, gökdelen kombinasyonunda gelişen bir seyir izlemekteyiz. Arada tarlalar, ekili alanlar, ormanlar, müstakil evler gözükse de ağırlık fabrika/gökdelen aralığında seyrediyor. Tren aslında düşündüğümüzden yavaş çıktı, nedense hızlı tren seferi kaldırılmış. Belki de sadece dünyanın en büyük ticaret fuarı olarak kabul edilen Canton Fair zamanında hızlı tren çalışıyordur bilemiyorum, fakat yanımızdan birkaç tane hızlı tren geçip gitti. Ülkenin güney/güneydoğu kısmı iç kesimlerine göre çok daha gelişmiş. Özellikle Hong Kong a yakın olan Shenzhen, Guangdong ve dünyanın en büyük ticaret fuarı olarak bilinen Kanton Fuarının düzenlendiği Guangzhou şehri oldukça gelişmiş ve büyük. Tabi yine bilenlerin söylediklerini anlatıyorum..
2 saatlik yolculuğun ardından istasyona giriş yaptık ve trenden indiğimizde boğucu bir hava ile hafif de olsa enteresan bir yağ kokusu yüzünüze çarpıyor. Çin' e gittiğinizde yanınızda mutlaka gideceğiniz yerlerin Çince yazılı olduğu bir kağıt bulunmalı. Çünkü hiçbir taksici, sokaktaki hiçbir insan evladı İngilizce bilmiyor. İstasyon çıkışı bindiğimiz taksiciye, otelin adresini Çince yazılı olarak uzattık ve adam sessizce yola koyuldu. Dikkatimi çekti de beğenmediğimiz Çin' deki taksilerin tamamı orta üst sınıf sedanlar. Hyundai Sonata, Kia nın TR de bulunmayan büyük sedan modelleri, daha önce hiç görmediğim amblemli Amerikanları andıran Çin malı büyük arabalar taksileri oluşturuyor. Bir de 70 lerdeki Volkswagen Santana' lar da orada taksi olarak kullanılıyor.
Bizdeki gibi ufacık Siena, Clio gibi rahatsız arabalardan eser yok. Ayrıca klima ful açık, taksiye biner binmez İngilizce yazılı ekranı olan taksimetrede tüm bilgileri görüyorsunuz. Düşünsenize şoför İngilizce bilmiyor ama taksimetre İngilizce ekranlı..Yolculuk bitiminde adam bir tuşa basıyor ve satış fişi elinizde, yalan dolan, kaçak göçek yok, neyse o..
Yarım saatlik bir yolculuk sonrası otele geldik. 4 yıldızlı otel şehrin içinde sanki bir vaha. Otantik ve şirin bir bahçesi bulunuyor, bu bahçeye büyük ve tarihi bir kapıdan geçerek giriyorsunuz. Hatta böyle bir giriş görünce bir an bungalov tarzı bir yapıda kalacağımızı zannettim fakat yolun sonunda bildiğimiz otel binasına vardık. Odamız ödediğimiz paraya göre şaşırtıcı derecede büyük, hatta bildiğimiz suit oda. Otelin tek falsosu bir masa kadar sert olan yataklardı.
Şehri genel yerleşim yapısına bakarak Ankara' ya benzettim. Bununla birlikte Çin' i iyi bilenler Shanghai şehrinin İstanbul, Pekin' in ise Ankara olarak düşünülebileceğini söylüyor. Daha oralara gitmedik işte arkadaşım, gördüğümüz yerleri benzetiyoruz!Ortam çok gelişmiş, her taraf gökdelen ve yüksek bina dolu. Çin malı arabaların yanında çok sayıda Audi, Mercedes, BMW, VW bulunuyor.
McDonalds ve KFC buraları kapatmış diyebiliriz, her yerde varlar. Tek tük de olsa Starbucks da buradaki yerini almış. Hayat çok ucuz, taksiyle Levent' ten Taksim' e gitme mesafesi kadar yol yapıyorsunuz, 3-4 TL arası tutuyor. Neredeyse benim içine sığabileceğim büyüklükte bir bavul satın aldık, 45 TL verdik. Alışveriş de bir o kadar ucuz, New Balance mağazasına giriyorsunuz, burada 140 TL olan ayakkabılar orada 55 TL, Converse lerin envayi çeşidi var, en pahalısı 60 TL. Eğer bu markaların çakmalarını almak istiyorsanız onlar sudan ucuz, pazarlık gücünüze bağlı olarak 15-20 TL ye istediğiniz kadar alabilirsiniz.
Kadınlar bu şehirde delirebilir, tekstil toptancıları bölgesinde 5 gün geçirdik, önümüze gelen herşeyi aldık. O kadar başarılı tasarımlar var ki, elbiseler, gömlekler, kabanlar, şallar nefis nefis..Toplam 95 kg bagajımız vardı, eğer taşıyabilecek olsak ve fazla bagaj parasının ağlatmayacağını bilsek 3 katını daha alırdık..
Şehrin ortasından Pearl River adlı nehir geçiyor. Zaten ülkenin güneydoğu uç bölgesini de bu nehrin deltası üzerine kurmuşlar. Bir akşam ne menem şeymiş bu nehir diye gidip tekne turu yaptık. 16. yy dan fırlamış gibi duran Portekiz açıkdeniz keşif teknelerinden birinin en üst kısmında sandalyelerimize kurulup bir saatlik gezinin keyfini çıkardık. İlk kez hafiften serin bir esinti, o boğucu sıcaklardan sonra o kadar iyi geldi ki..Anonslar tamamen Çince idi ama olsun ne yapalım. Nehrin iki yanında insanı etkileyen gökdelenlerden geçilmiyor ve üzerlerinde oldukça büyük led ekranlarda reklamlar..Her yer ışıl ışıl, insanın gözü kamaşıyor resmen. Bir de nehri boydan boya geçen, bizim Boğaz Köprüsünü andıran, yine çok güzel aydınlatılmış köprüyü görüyorsunuz. Rehber kızımız gezi boyunca anlattıkça anlattı hiç susmadan ama bir de anlasak..Tablo gece çok renkli fakat nehri bir de gündüz görseniz, renk sütlü nescafe kıvamında, o etkileyici tablo bir anda uçup gidiyor haliyle. Bizim boğazın gözünü seveyim..
Haydi bakalım, Macau ya geçiyoruz o zaman :)


27 Ekim 2009 Salı

Hong Kong Peak

Hong Kong günlerine devam ediyoruz.Adından da anlaşılacağı üzere, şehrin en tepe noktası burası. Deniz seviyesinden tam tamına 552 metre yukarıdasınız. Manzara süper, şehir 360 derece görülebiliyor, gündüz ayrı güzel, gece ise şehrin ışıklı hali bir başka güzel gözüküyor.
Gittiğimiz gün çok tesadüfi bir şekilde Çin Halk Cumhuriyeti' nin kuruluş gününe denk geldik ve resmi tatildi. Haliyle oldukça fazla sıra vardı. Yarım saate yakın bekleme süresi sonunda içeri girdik. Gişede gidiş dönüş mü yoksa tek gidiş mi şeklinde bir soru gelince önce afalladım, bir an gişedeki çekik kamile "kardeşim Hezarfen Ahmet Çelebi miyiz yukarıdan uçarak mı aşağı ineceğiz" diye sorsam mı dedim ama sonra vazgeçip gidiş dönüş bilet aldık. Bu sorunun neden sorulduğunu yukarı çıktığımızda anladık tabi. Dönüşte öyle bir sıra var ki, gerçekten uçarak dönmek isteyebilir insan. Neyse ki karayolu ile de ulaşım var buraya, taksi veya iki katlı Londra otobüsleri ile dönülebiliyor. Haliyle dönerken o sırayı beklemeyip karayoluyla dönmeyi tercih ettik.
Neyse devam edelim biz, gişeyi geçtikten sonra 10 metrelik bir koridoru sağlı sollu kullanarak minyatür bir müze oluşturduklarını görüyorsunuz.
1888 yılından beri Peak Tram adını verdikleri cable car/tramvay benzeri araç sizi yukarı taşıyor, bu müze de kuruluşundan bugüne kadar olan süredeki gelişimi yansıtmaya çalışıyor. Sistem bizim Tünel veya Kabataş' ta kullanılan füniküler sistemin aynısı. Müzede insan gücüyle taşınan tek ve çift kişilik kabinlerden eşeklere geçiş, ardından ilk tramvayın kullanımına başlanması, bu tramvayın teknolojik gelişimi, kıyafetler, fotoğraflar, kullanılan alet edavat vs. yer alıyor.
Tramvay ile yukarı çıkışta zaman zaman 70 derecelik eğimler bulunuyor, insan neredeyse yatar pozisyona geliyor. Yolculuk 2-3 dakika kadar sürüyor, sonrasında geniş bir alana varıyorsunuz. Bir tarafta 4 katlı bir AVM, diğer tarafta ise uzay gemisi benzeri bir yapı. Esas manzara bu yapının en üst noktasından, Sky Terrace denen yerden görülüyor ve bu en üst noktaya çıkış ekstra ücretli. Uzay gemisi görünümlü yapının esas feyz alındığı nesne bir wok tavası!! İçeri girip bitmek bilmeyen yürüyen merdivenleri aşarak kat kat yukarı doğru yol alıyorsunuz. Her bir katta hediyelik eşya dükkanları, restoranlar, mağazalar sizi bekliyor. Bitmeyecekmiş gibi gelen yukarı çıkma işi, bir gişe geçişi ile son buluyor. Sky Terrace adı verilen bölüme çıkış daha önce de söylediğim gibi ücretli, eğer aşağıdaki gişeden almadıysanız tüm o yolu geri dönüp yeninden almanız gerekiyor, aman dikkat..
Adamların kuruluş yıldönümü sebebiyle saat 20:00 de havai fişek gösterisi başlayacağını öğrenince, önce karnımızı doyuralım sonra da çıkıp havai fişekleri izleriz dedik. Bubba Gumba adlı karides restoranına yazıldık ve menüde gördüğümüz tereyağlı karidesten yemek öncesi ortaya sipariş verdik. Yahu bu nasıl bir lezzettir, gerçi mutlaka güzel yapan yerler vardır fakat benim denk geldiklerim içinde İstanbul' da veya Ege' de herhangi bir restoranda böyle tereyağlı karides yiyemezsiniz. Enfes enfes, yemek yerine 2 porsiyon daha söyleyip sadece bununla doydum resmen..Tavsiye ederim, yolunuz düşerse mutlaka deneyin.
Saat sekize yaklaşırken yemeği bitirip havai fişek gösterisini izlemek üzere yukarı çıktık ki gişede bir sıra, akıllara zarar. Güvenlik görevlileri yukarısının aşırı kalabalık olması gerekçesiyle insanları geçirmiyorlar. Bu anons sonrası büyük bir kısmı kös kös geri döndü, fakat yemezler. Benim gibi düşünen toplamda 10-12 çakal başladık güvenliği yormaya :) Ara sıra yukarıdan inen kişileri gösterip bak iniyorlar hadi al hadi al diye başının etini yemeğe başladık, adam sonunda pes etti ve yukarıdan inen oldukça sıradan yollamaya başladı. Ve sonunda yukarıdayız :)
Kalabalık adamların korktuğu kadar var, herkesin elinde fotoğraf makinesi, kameralar, bazıları profesyonel sanırım, ayaklı üst modeli makinelerini kurmuşlar. Aşırı bir insan topluluğu gerçekten, fakat manzara nefes kesici..Tam o sırada havai fişek de başladı, neyse ki çekiklerin alayı kısa boylu, arka tarafta da kalsak boy avantajıyla gösteriyi eksiksiz izleme imkanı bulduk. Yaklaşık 40 dk. kadar süren gösteri sonrası insanlar yavaş yavaş dağılmaya başladı. Tüm Hong Kong u esir alan Starbucks burada da yerini almış, bizde inip birer kahve içmek üzere buraya yollandık. Oturunca anladık ki bütün gün haldır haldır ordan oraya koşturmaktan yorgun düşmüşüz, birer puro yakıp, ayakları uzatıp dinlenmeye geçtik. İniş için kabus gibi çoğalan sırayı beklemeyip karayolunu tercih etmiştik hatırlarsanız, bakıyorum hemen unutuluyor :)
Bir sonraki gün, ver elini Macau, o da geliyor herşey sırayla..

22 Ekim 2009 Perşembe

Fashionable İstanbul


Uzakdoğu arası şu sıralar en çok ilgi çeken ve davetiyeleri karaborsaya düşen, milletin davetiye için sağı solu yorduğu, birbirini yediği bir defileden bahsetmeden olmaz tabi;
23-25 Ekim tarihleri arasında İstanbul Dolmabahçe Sarayı' nın hemen önünde denizin üstüne kurulacak platformda yapılacak defilelerde sanıyorum markalar anlamında bir ilk yaşanacak. Daha önce ülkemizde defile yapmayan Roberto Cavalli, Salvatore Ferragamo, Gianfranco Ferre, Vivienne Westwood ve Missoni markalarının koleksiyonları, dediklerine göre! dünyaca ünlü mankenler üzerinde sergilenecek, sonrasında da davetliler partileyecek. Tabi ki bu partileme esnasında çakalların alayı mankenleri nasıl indiririz peşine düşecek o ayrı :)
Partiler Cuma akşamı Reina, Cumartesi akşamı Les Ottomans ve Pazar akşamı Anjelique te olacak, aklınızda olsun.
Tekrar hatırlatayım, davetiyesiz girilmiyor, kapıda geri vites olmasın :)
Ayrıntılı bilgi için http://www.fashionableistanbul.com/en/